Aldığım iletilerde, söyleşi için gittiğim yerlerde, değişik toplantılarda ve beni görmeğe gelen okurlarımla yaptığım görüşmelerde, hep aynı soruyla karşılaşıyorum. Ülke sorunlarına duyarlı insanlarımız, kaygı ve üzüntü içinde hep aynı soruyu soruyorlar: “ülke tehlikede ne yapmalıyız?” . Her yerde aynı yanıtı veriyorum ve herkese, “ Düşünsel ya da inançsal ayrılıklarınızı, kırgınlık ve kızgınlıklarınızı bir kenara bırakın, siyasi ayırım gütmeden ulusal birlik anlayışıyla bir araya gelin, örgütlenin” diyorum.
Önerim, yurtseverlikleri açık olan soru sahiplerine, çoğu kez, yanıtı tam olarak alınamayan soyut bir görüş gibi geliyordu. Benden daha elle tutulur bir yanıt bekliyor, önerimin anlam ve önemini kavrayamıyorlardı. Ülkenin geleceği için kaygı duyuyorlar, ama ne yapılması gerektiğini bilmiyorlardı. Belli etmemeye çalışsalar da, bunu açıkça görüyor ve üzülüyordum. Ulusal bilinç, toplumun hemen her kesiminde yükseliyordu; ancak, ülke gerçekten tehlikede olmasına karşın bu yükselme, bir türlü örgütlenmeye yönelemiyordu. Aydınlar'ın temel görevi, halkı örgütleyip olumsuz gidişe karşı çıkmaktı; ama, ülkenin duyarlı genç aydınları, örgüt sorununun önemini göremiyor, görse de neyi nasıl yapacağını bilmiyordu. Halkın ve ülkenin haklarını savunmak için, koşullar ve insanlar hazırdı, ancak bu büyük güç, bir türlü harekete geçirilemiyordu. Üzülmemin nedeni buydu
Türk aydını , Atatürk 'ün ölümünden beri altmış beş yıl boyunca, baskı altında yaşamıştır. Bu gerçek göz önüne getirildiğinde, sonucu belki de olağan karşılamak gerekiyordu. Ulusal bağımsızlığı amaç edinerek, örgütlenmeye çalışan ulusçu aydınlar , bu ülkede şiddetin hemen her türüyle karşılaşmış ve çok acılar çekmişti. Halkın örgütlenmesi, Türkiye'de adeta cezalandırılması gereken bir eylem haline gelmişti. Örgüt sözcüğü, kamuoyunda yıllar boyu öyle işlenmişti ki, örgüt ve örgütlenmekten söz etmek, neredeyse devlet karşıtlığının, yasa tanımazlığın ya da gizli işlerin göstergesi haline gelmişti. Halka açık ya da dolaylı söylenen şuydu : Bu işlere karışma, büyüklerimiz gereğini yapar, bunlarla uğraşırsan başın derde girer..
Oysa, Türk insanının hem en yetenekli olduğu, hem de bugün en çok gereksinim duyduğu şey, örgütlenmekti. Sanki gizli bir el, birlikte davranmayı önlemeye çalışmış, bunu büyük bir beceriyle başararak Türkiye'yi aydınsız ve örgütsüz bir ülke haline getirmişti. Yaşanmakta olan tehlikeli durum, bu olumsuz sürecin doğal sonucuydu. Ülke, geçmişte ezilip susturulan aydınlarına muhtaç hale gelmişti, ancak bu kez ortada aydın kalmamıştı. Türkiye, Atatürk 'ün en tehlikeli sonuç olarak gördüğü duruma düşmüş ve ülke iç cepheden çökertilmişti .
Aydın denilen geniş bir kesim, ulusal çıkarların değil çok farklı şeylerin peşindeydi. Geçmişteki baskıyı bilen bir başka kesim, ürkek ve çekingendi. Konuya duyarlı genç kuşak ise, örgütsel deneyime ve yeterli bilgiye sahip değildi; ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Oysa, halkın zaman yitirmeden örgütlenmesi ve gelecekte kaçınılmaz gibi görünen ulusal savunmaya hazırlanması gerekiyordu. Bu ise, başarılması zor bir işti; hem inanç ve bilinç, hem de maddi güç gerektiriyordu. Halkın bir araya gelme girişkenliği köreltilmiş, örgütlü davranmak neredeyse unutulmuştu. İnsana acı veren bir başka gerçek, Kurtuluş Savaşı'nın ve dayandığı Müdafaa – i Hukuk örgütlenmesinin bilinmeyen bir konu haline gelmiş olmasıydı. Örgütlenmenin okulu yoktu, ya da bu işin okulu yaşamın kendisiydi. Tarihsel gerçekler unutulduğu için, herşey yaşanarak yeniden öğrenilecek ve işe “sıfırdan” başlanacaktı. Türkiye'de yeni bir ulusal uyanış başlamıştı ve bu uyanış kaçınılmaz olarak kendi örgütünü yaratacaktı.
Bu koşullarda, yapmam gereken birşeylerin olduğunu düşündüm. Öğrenciliğimden beri örgütlü çalışma içindeydim. Mesleki ve demokratik örgütlere üye olmuş, yöneticilik yapmıştım. Örgütlü olmanın toplum için önemini, kuramsal araştırmalarla birlikte, yaşayarak öğrenmiştim. Bildiklerimi derleyip toplayıp bir kitap halinde okurlarımın incelemesine sunmaya karar verdim. Bu girişimle, örgütlenme konusunu hem tartışmaya açacak, hem de bana yöneltilen “ne yapmalıyız?” sorusuna, her zaman başvurulacak bir kitapla yanıt vermiş olacaktım. Konuyla ilgilenenler, yazdıklarımı inceleyecek, sorgulayacak ve ne yapması gerektiğine kendisi karar verecekti. En doğru tutum, bence buydu. Elinizdeki kitap, bu düşüncenin ürünü olarak ortaya çıktı.
Başlangıçta, yayımlanmış ilk kitabım olan Nasıl Bir Parti Nasıl Bir Mücadele 'yi temel alıp, konuyu onun üzerinden genişletmeyi düşünmüştüm. Çalışmanın uzun sürmeyeceğini, kısa sürede sonuçlanacağını sanıyordum. Ama, hiç de öyle olmadı. Konuya girdikçe bu işin; toplumbilim (sosyoloji), tarih ve siyaset bilimine dek yayılan ve nitelikli bilgi gerektiren çok zor bir iş olduğunu gördüm. Böyle olduğunu başlangıçta bilseydim, işe belki de hiç girişmezdim. Ancak, başladığı işi yarım bırakmayı sevmeyen huyum ya da inatçılığım nedeniyle pes etmedim, çalışmalarımı sürdürdüm. Kitap için verdiğim emeğin yoğunluğu, beni çok zorladı.
Örgütlenme konusunda yararlanılabilir sonuçlar çıkarmak için, yalnızca bugünü değil, yakın geçmişi ve bu geçmiş içindeki siyasi gelişmeleri incelemenin gerekli olduğunu düşündüm. Üstelik bu inceleme hem Türkiye'yi hem de dünyayı kapsamalı, iç ve dış gelişmeler birlikte irdelenmeliydi. Ancak, yakın geçmişi ele alırken, uzak geçmişin de incelenmesi gerektiği ortaya çıktı. Çünkü, bugün nasıl yakın geçmişin sonucuysa, yakın geçmiş de uzak geçmişin sonucuydu. Modern tarih ve toplumbilimin kabul ettiği bu gerçeği, çalışmalarım içinde yakından gördüm, kitabı okuduğunuzda siz de göreceksiniz.
İşin içine tarih ve toplumbiliminin girmesi, yukarda sızlanmama neden olan zorluğun ana nedeniydi. Ben tarihçi ya da toplumbilimci değildim. Tarih, muazzam boyutuyla, bugün bile çözülemeyen bilinmezliklerle yüklü, tam bir dipsiz kuyu 'ydu. Uzmanlığım olmamasına karşın, bu kuyuya inecek ve karanlıklar içinden, kendimi ve okuyucumu yanıltmayacak bilgiler bulacaktım. Bu bilgileri yorumlayacak, bugüne yönelik sonuçlar çıkaracak ve önermelerde bulunacaktım. Bu işin zorluğunu ve yanlış yapma olasılığının verdiği korkuyu, bilime saygısı olanlar, özellikle bilimsel araştırma yapanlar herhalde iyi bilirler.
Bilime ve gerçeklere bağlı kalmak ve öznel yargılarla okuyucuyu yanıltmamak için çok dikkatli davrandım, bunun için ek çaba harcadım. Üç buçuk yıl boyunca günde ortalama 12 saat çalıştım. Çok sayıda kitap okudum, dokuz bin kaynağa ulaştım, bunlardan ikibine yakınını dipnot olarak kitaba aldım. Verdiğim emeği, çektiğim ve yakın çevreme çektirdiğim “sıkıntıyı” burada dile getirdiğim için beni hoşgörünüz. Önsözler , sonuçta, yazarın okurla dertleşmesi değil midir? Başarılı olup olmadığımı bilmiyorum. Buna siz karar vereceksiniz. Başarının temel koşulu yoğun emektir, ama her yoğun emek başarılı olacak diye bir kural da yoktur. Başarının göstergesi, verilen emek değil, elde edilen sonucun niteliğidir.
Araştırmalar sürecinde beni, kimi zaman şaşırtan ancak çoğu kez öfke içine sokan gerçeklerle karşılaştım. Türk tarihine ve Türklere yapılan haksızlıkları, sistemleştirilen düşmanlığı, açık biçimde gördüm. Bunu yapanlara olduğu kadar, çok kapsamlı ve derinliğe sahip bu tarihi bize öğretmeyenlere de tepki duydum. Oysa bu konuda başarılı çalışmalar yapılmış, değerli yapıtlar üretilmişti. Atatürk , sağlığının bozukluğuna ve onca işine karşın yaptığı ve yaptırdığı çalışmalarla, Türk tarihini genel hatlarıyla ortaya çıkartmış ve bunları ders kitapları haline bile getirtmişti. Ölümünden bir yıl sonra bu kitapların eğitimden kaldırılmasına ve bunu yapanlara öfke duymamak nasıl mümkün olabilir?
Değişik kaynaklardan bulup çıkararak kitaba aldığım belge ve bilgileri, özellikle gençler okumalı, nasıl bir ulusun çocukları olduklarını öğrenmelidir. Bunu yaptıklarında, bugün ülke yönetme savındaki politikacıların, Türk yönetim geleneklerinden ne denli uzak olduğunu görecekler ve ülkenin olduğu kadar kendi geleceklerinin de gerektirdiği, yeni bir yöneliş içine gireceklerdir. Ordu mensupları, Türk ordu geleneklerini; kadınlar, Türk kadınlarının sahip olduğu hakları; bilim adamları, Türk bilim adamlarının geçmişteki başarılarını; sanatkarlar, ahi geleneklerini; doktorlar, mimarlar, öğretmenler, ataları olan meslektaşlarının nasıl çalıştıklarını, neler yarattıklarını görecekler, kendilerine olan güvenlerini arttıracaklardır. Kitabı okuyanlar, “biz adam olmayız ”, “dünya biliminde yerimiz yok” diyerek kendini aşağılayan yaklaşımlardan artık etkilenmeyecek, Türk olduklarını yarım ağız ve kısık sesle söylemeyeceklerdir. Atatürk 'ün deyimiyle, “Türkler'in güç yeteneğinin tarihte gerçekleştirdiği başarılar ortaya çıktıkça, Türk çocukları, gereken atılım kaynağını bu tarih içinde bulacaklardır. Gençler bu tarihte büyük başarılar görecek, bağımsızlık düşüncesini kazanacak ve harikalar yaratan bu adamlarla aynı soydan olduklarını öğrenecek, sahip oldukları yeteneklerle hiç kimseye boyun eğmeyeceklerdir.”
Türk tarihinin mirasçıları olan bugünün gençleri, geçmişleriyle övünmeyi ve bundan gurur duymayı bence en çok hak eden insanlardır. Ben, araştırmalarım içinde bunu gördüm ve gördüklerimi somut biçimde ortaya koydum. Yanlış bir şey yazdıysam, meslek alanlarına girdiğim için belki de özür dilemem gereken tarihçilerden, yanlışlarımı düzeltmelerini bekliyorum. Yanlışlarım düzeltilsin, eksikler tamamlansın ve Türk tarihi gerçek boyutuyla ortaya koyulsun. Atatürk' ün başlattığı tarih araştırmaları genişletilerek yeniden sürdürülsün.
Türk tarihinden ayrı olarak, Batı toplumlarını, günümüzdeki küreselleşmeden başlayarak ve Antik Çağ köleciliğine dek inerek inceledim. Doğu uygarlıklarını , en gelişkin örnekleriyle (Çin, Hint, İran) ele aldım. Türkler'in, uygarlıklara ve Batı'ya yaptığı etkiyi ortaya koymaya çalıştım. Okuyucu, bugün olduğu kadar, geçmişte de Batı'dan başka uygarlık tanımayan anlayışlara karşı, gerçeği savunabilmek için, kitapta yazılanları dikkatlice incelenmeli ve eleştiri süzgecinden geçirerek değerlendirmelidir. Bu yapıldığında; ne olduğumuz , nereden gelip nereye gittiğimiz ve nasıl bir geçmişe sahip olduğumuz görülecek, yalana dayanan propagandalara artık kanılmayacaktır. Küresel saldırıya karşı ulusal kültürü korumak için, bilgiyle donanmak ve tarihimizin bilinçli savunucuları haline gelmek gerekir. Kitabım bu yönde bir katkı sağlarsa, bundan büyük mutluluk duyacağım.
Antik Çağ'dan Küreselleşmeye – Yönetim Gelenekleri ve Türkler , önceki kitaplarım gibi, belli ölçüde bir aile imecesidir . Eşim Müzeyyen Aydoğan , bu imeceye katkı koyanların başında gelir. Kitapla her aşamada ilgilendi. Kuramsal önermelerde bulundu, çeviriler yaptı. El yazmalarından başlayarak tam üç kez düzeltme yaptı. Fransa'da mimarlık eğitimi gören büyük kızım Ayşe ve Boğaziçi Üniversitesinde tarih okuyan küçük kızım Zeynep , kütüphaneleri tarayarak birçok belge ve bilgi buldu, çevirisini yapıp bana yolladı. Felsefe ve tarihle ilgili değerli eserleri bulunan ağabeyim Yalçın Kaya , kendi çalışmalarına ara vererek kitapla ilgilendi, düzeltmeler yaptı, önerilerde bulundu. Kayserili dostlarım, yurtsever öğretmenler Mustafa Akşit ve Mustafa Öztürk , kitap ve kaynak gönderdi. Artık üçüncü kızım gibi olan Aynur Abancı , bin sayfayı aşan bu kitabı tam üç kez temize çekti.
Bana destek verip yardımcı olan tüm katkı sahiplerine, çok şey borçluyum. Hepsine teşekkür ediyorum.
Metin Aydoğan
12 Mayıs 2004 - İZMİR
|