Elinizdeki kitaba, bir okur önerisiyle başladım. Eğitimcilik görevi de yapan bir subay okurum, gönderdiği iletide, Atatürk’ün ülkemizde yeterince bilinmediğini, bilinmek bir yana, lisede okuyan ya da askere gelen gençlerin çok yanlış, kimi zaman kara çalmaya varan uydurma ‘bilgilerle’ donatılmış olduğunu belirtiyor, bu olumsuzluğu gidermek için çaba harcadıklarını söylüyordu. Ona göre; Atatürk ve Türk Devrimi; gerçek boyutuna zarar vermeyen, ilgi çeken ve fazla uzun olmayan bir kitap halinde, akıcı bir anlatımla yeniden yazılmalıydı. Konuyla ilgili çok yayın bulunuyordu ama bunların önemli bölümünde, dil ve kapsam sorunu vardı. Yanlış yorumlu ya da yalnızca aktarmayla yetinen yorumsuz yapıtlar da söz konusuydu. Güvenilir ve kolay okunan bütünlüklü bir kitabı, en iyi ben yapabilirdim. Bunu yaparsam, ülkeye ve Atatürk’e karşı çok önemli bir görevi yerine getirirdim... Yüzbaşı okurum, iletisinde bunları söylüyordu.
Öneri, onur vericiydi. Atatürk’ün kurduğu ulusal ordunun, vatansever bir subayı, Atatürk’ü, onun herşeyden çok önem verdiği halkın anlayacağı bir dille, en iyi benim yazabileceğimi söylüyordu. Bu övüncü her zaman onurla taşıyacağım. Ancak, önemli olan övünç duymak değil, önerinin gereğini yapmak ve istenileni başarmaktı. Bu ise, altından kalkılması güç bir iş, ağır bir sorumluluktu. Nitekim, yanlış yapma korkusu ve bunun yarattığı sorumluluk duygusu, aşılması güç bir engel gibi karşıma dikildi. Büyük bir ulusu adeta yeniden yaratan ve hakkında belirlenebilmiş 12 bin yazılı yayın bulunan sıradışı bir önder, düşünce ve eylemiyle, gerçek boyutuna zarar vermeden ve yanlış anlaşılmalara yol açmadan bir kez daha yazılacaktı. Üstelik bu iş, kolay okunan, ilgi çeken ve uzun olmayan bir kitapla yapılacaktı. Bunu, yapmaya çalıştım, ama ne kadar başarılı oldum, onu bilmiyorum. Buna, siz değerli okurlar karar vereceksiniz.
Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullara yönelik kaygılarım ve bunu Türk ulusuna iletme isteğim, kitabı yazmak için sorumluluk yüklenmede, bana cesaret ve çalışma gücü verdi. Türkiye tehlikedeydi ve bunun farkında olanlar çoğunlukta değildi. Yazdığım kitapların tümünde bunu anlatmaya çalışmış, öngörülerimin gerçeğe dönüşmesiyle, etkili bir okur çevresinde güvenilir bulunmuştum. Okurlarıma yeniden ulaşmalı, onlara, bugün ivedilikle gereksinim duyduğumuz Mustafa Kemal’i ve Kurtuluş Savaşı’nı anlatmalıydım. Ayrıca, yaptığım söyleşilerde, aldığım iletilerde herkes, ne yapmalıyız diye soruyordu. “Yönetim Gelenekleri ve Türkler” kitabımda, yapılması gerekeni kuramsal olarak ele almıştım. Bu kitabı yazarsam, neyin nasıl yapılacağını somut olarak önermiş ve bu ülkenin duyarlı insanlarına Mustafa Kemal ne yapmışsa, bugüne uyarlıyarak, siz de onu yapın demiş olacaktım.
*
Her zaman yaptığım gibi, düşüncelerimi en açık biçimiyle dile getirecek olursam, bana göre bugünkü durum şudur : Türkiye, askeri değil ama, askeri işgalin amacı olan, siyasi ve ekonomik işgal altındadır. Sevr, toprak paylaşımı dışında hemen tüm maddeleriyle, üstelik daha kapsamlı olarak uygulanıyor. Topraklar silahla el değiştirmiyor ama, yabancıların toprak satın almasıyla, Anadolu’da hızlı bir mülkiyet değişim süreci yaşanıyor. Ulusu ilgilendiren hemen her karar, ülke dışında alınıyor, içerde eksiksiz uygulanıyor. Ulusal sanayi çöküyor, tarım yok oluyor. Yeraltıyerüstü varsıllığımızı, dilediğimiz gibi kullanma özgürlüğüne sahip değiliz. Ulusal değerler korunmuyor, kültürel bozulma yaygın. Parayla donatılmış yerli ya da yabancı misyonerler, bu ülke için birşeyler yapmaya çalışan yurtseverlerden daha geniş olanaklarla serbestçe çalışıyor. Ulusal haklara saldırmada, hiçbir sınır tanınmıyor. Vatanseverlik baskı altında; hıyanet, getirisi yüksek bir meslek durumunda. Halk, yoksul ve umutsuz, karamsar bir edilgenlik içinde. Basın ihaneti yayıyor. Sanki işgal İstanbul’u yeniden yaşanıyor.
Bu koşullarda yapılması gereken, benzer koşullar altında geçmişte verilen mücadeleden yararlanmak ve bu yönde çalışmaktı. Samsun’a çıkan anlayış, Kuvayı Milliye ruhu, Müdafaai Hukuk örgütleri, önümüzdeki yakın dönemi belirleyecek biçimde, yeniden gündeme geliyordu. Kurtuluş Savaşı, öncesi ve sonrasıyla dikkatlice incelenmeli, güncelliğini koruyan bu eylem, günün koşullarına uyumlu kılınarak, aynı anlayışla uygulanmalıydı. Bu ülkenin parçalanmasını önlemek isteyen herkes, Mustafa Kemal’e başvurmak, mücadelesinden ders almak zorundaydı. Türkiye’de yükselmekte olan ulusal uyanış, geçmişteki benzersiz deneyimden, kesin olarak yararlanmalı, bu konuda bilgilenmeliydi. Ben böyle düşünüyordum ve okur önerisi düşüncelerimle örtüşüyordu. Atatürk, bugün ona çok gereksinim duyan Türk halkına anlatılmalıydı.
Bir değerin nasıl kazanıldığını bilmeyen, onu koruyamaz. Kurtuluş Savaşı’nın hangi koşullarda, nasıl ve kimlere karşı kazanıldığını, ne bedel ödendiğini, ulusu ayakta tutan kalkınmanın nasıl sağlandığını bilmeden, Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutmak olanaklı değildir. Yapılanlar çabuk unutuldu ya da unutturuldu. Unuttukça da geriye gidildi. Ve bugün, içinde sıkışıp kaldığımız sorunlarla dolu koşullara gelindi. Bu koşullar, nitelik olarak, Osmanlının 20. yüzyıl başında yaşadığı koşullardır. Bunu artık herkes görmelidir. Atatürk’ü güncel kılan da budur ve doğaldır ki, emperyalist boyunduruktan kesin olarak kurtulana dek, bu güncellik sürecektir. Her kesimden yurtsever, bu nedenle Atatürk’e yöneliyor ; Kuvayı Milliye ruhu bu nedenle yayılıyor, Müdafaai Hukukçular bu nedenle yeniden ortaya çıkıyor.
*
Elinizdeki kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş koşullarından başlayarak, Mustafa Kemal’in 30 Ağustos 1922 Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Savaşı’na dek süren mücadelesini ele alıyor. Cumhuriyetin ilanından 1938’e dek süren toplumsal dönüşüm dönemi ve devrimleri, başka bir kitapta inceleceğim. Bu iki kitap, Atatürk’ü, yani ülkeye adanmış 57 yıllık bir yaşamı, tamamlamış olacak.
Kitabı, uyku dışındaki hemen tüm zamanımı ayırarak, bir yılı aşkın bir sürede yazdım. Başlangıçta, yazım işinin uzun sürmeyeceğini düşünmüştüm. Gençliğimden beri okuduğum, Atatürk’le ilgili kitaplardan çıkardığım küçük notlar elimin altındaydı; kitabın ön hazırlığını yapmıştım; konunun yabancısı değildim, çabuk bitirebileceğimi sanıyordum. Ancak yanılmışım. “Çabuk bitirmek” bir yana, yeni okuma ve araştırmalar sonunda, Atatürk’le ilgili bilgilerimin eksiklikler içerdiğini, önemli kimi konuları yeterince bilmediğimi hayretle gördüm. Bilgi eksikliğimi gidermek için araştırmayı bu alanlara kaydırdım. Edindiğim yeni bilgileri eskiden gelen birikimimle bütünleştirerek, kitaba aktardım. Zorlamama karşın, kitabı önerildiği kadar kısa tutamadım, 368 sayfalık bir kitapla karşınıza çıkıyorum. Demek ki daha kısasını yazmak benim becerebileceğim bir iş değil. Bana kalsa, konuyu tam olarak yansıtabilmek için ciltlerce kitap yazardım. Ancak bu biçimde yazılmış birçok yapıt var zaten. Elinizdeki kitabı, benim yaptığım bir özet sayınız, lütfen.
Günümüze yönelik öneminin fazla olduğuna inandığım konuları, öne çıkardım. Milli mücadelenin hazırlanmasına, kullanılan mücadele yöntemlerine, halkın örgütlenmesine, meşruiyet anlayışına ve bu yöndeki tartışmalara öncelik verdim; Mustafa Kemal’in bu konularla ilgili, söz ve davranışlarını aktardım. Bu nedenle, elinizdeki kitap bir tarih araştırması değil, bana göre Kemalist bir eylem önerisidir. Kanım odur ki, ülkenin kurtuluşu için mücadele edenler ve edecek olanlar, Mustafa Kemal’in karşılaştığı engellerin benzerleriyle karşılaşacaklardır. Özellikle onlar, aktarılan bilgileri, eleştirici gözle incelemeli, bugüne uyarlamalı ve girişilecek mücadelede nelerle karşılaşacaklarını bilerek hareket etmelidirler. Atatürk’ü anlamak ve “izinden gitmek” bilinçli olmayı gerekli kılar; yaptığını yapmak, insana, üstelik en ağırından, sorumluluk yükler. Atatürk öldükten sonra, Atatürkçülerin başına gelmedik kalmamıştır. Bu sorumluluğu yüklenmek isteyenler, eyleme geçtiklerinde bu işin, “karga kovalamak” ya da “sarı saç mavi göz” edebiyatından çok farklı bir iş olduğunu görürler. Emperyalizmle doğrudan ve sürekli mücadele demek olan Atatürkçülük, sert mücadelelere her zaman hazırlıklı olmayı gerekli kılar. Kemalist olmak, kolay bir iş değildir.
*
Türkiye, bugün 1938’in değil, 1919’un koşullarını yaşıyor. Gizli işgal’e dönüşen dışa bağımlılık, ulusal varlığı tehdit eden kalıcı sorunlar yaratıyor. Durumun farkına varanlar, henüz yeterince örgütlü değil. Gelinen noktanın sorumluluğunu taşıyanlar ise, yadsımadıkları bu gerçeği, “küresel çağın zorunlu sonucu” ya da “karşılıklı bağımlılığın kaçınılmazlığı” olarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Yoksullaşan örgütsüz halk, dostu düşmanı seçemiyor. Ekonomik çöküntüyle yaratılan kavram kargaşası ve yoksullaşma içinde Türkiye, göz göre göre parçalanmaya götürülüyor. Günümüzün somut gerçeği, ne yazık ki budur.
Hiçbir yanıltma ve kandırma girişimi, hiçbir baskı ya da göz boyama, toplumsal gerçeği uzun süre gizleyemez. Yaşam en iyi öğretmendir ve gizlenmiş gerçekler, göremeyenlerin önüne çıkmakta gecikmez. Düşünerek öğrenmeyenler, yaşayarak öğrenirler. Ancak, uygar olmak, ya da daha doğru söylemle insan olmak, olayları önceden görmeyi ve önlem almayı gerekli kılar. 1919 ve sonrasında bu yapılmıştı, bugün de bu yapılmalıdır. Bunun gerekliliğini, kitabı okuyunca açık olarak göreceksiniz.
*
Kitapta, Mustafa Kemal’i ortaya çıkaran toplumsal koşulları, eğitimini, düşünce yapısını, kendini geleceğe hazırlamasını ele aldım. Libya günlerini, Balkan Savaşlarını, Çanakkale’yi ve Doğu Cephesi’nde yaptıklarını inceledim. Kurtuluş Savaşı için Mondros’tan önce yaptığı hazırlığı, İstanbul çalışmalarını ve Anadolu’ya geçiş koşullarını aktarmaya çalıştım. İşbirlikçi İstanbul Hükümeti ve mandacılarla mücadelesini, Erzurum ve Sivas Kongrelerini, Kuvayı Milliye’yi, gerilla kavramını, I.Meclis’i, düzenli orduya geçişi ve bütün bunların sonucu olarak İnönü, Sakarya, Başkomutanlık Meydan Savaşı’nı inceledim. Türk halkının yaptığı fedakarlıkları, çektiği acıları, Yunan vahşetini ve emperyalist tuzakları belge ve kaynak göstererek yansıtmaya çalıştım. Öyle bilgilere ulaştım ki, bunları yazarken ben duygulandım, sizin de okurken duygulanacağınızı sanıyorum. Ne denli başarabildim bilmiyorum, ama ben yalnızca bir yaşamı ve bir ulusun kurtuluşunu değil, adeta bir “destanı” aktarmaya çalıştım ya da daha doğru bir söylemle, aktarmaya çalıştığım olayın bir “destan” olduğunu gördüm. Bu “destan”, bana göre, gerçek boyutuyla duyumsanır, ancak hiç kimse tarafından tam olarak yansıtılamaz.
Yinelersem; bu ülkede ulusal değerler tümüyle yok olmadıysa, millet yaşam yeteneğini tümden yitirmediyse, insanlar kendi yaşam hakkına sahip çıkacaksa ve gelecek kuşaklara acı çekecekleri bir gelecek bırakılmayacaksa; Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nın, bugün her zamankinden çok önemi vardır. Bu büyük eylem, her yönüyle incelenmeli ve kesinlikle, başarılmış olan bu yoldan yürünmelidir. Bu, yalnızca geçmişe bağlılık ya da saygı duymak değil, doğrudan, ulusal varlığın ve geleceğin güven altına alınması için, yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Ülkesi için herkesin yapabileceği bir şey vardır. Abartmadan ve küçük görmeden, herkes elinden geleni bu ülkeye vermelidir. Ayrılıklara izin verilmemeli, halkı içine alan yeni birliktelikler oluşturulmalıdır. Nelerin yitirilmekte olduğunu ve gelecekte nelerin yitirileceğini herkes görmelidir. Çıkış yolu vardır ve elimizin altındadır. Türk ulusunun gerçek gücünün ne olduğu bilinmeli, bu güç harekete geçirilmelidir. Bu yolda geç kalınan her gün, kaçınılmaz gibi görünen gelecekteki mücadele günlerinde, çekilecek acıların artmasına neden olacaktır. Kendi gücüne dayanılmalı; dış isteklere, siyasi ve ekonomik oyalamalara izin verilmemelidir. Gerçek dışı sanlar, aldatıcı sözvermeler ve sanal hedeflerle halkın kandırılması önlenmelidir. Bunun tek yolu, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türk Devrimi’ni öğrenmektir.
Metin Aydoğan
20 Şubat 2005-İzmir
|