Ülkeye Adanmış Bir Yaşam - Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nda, Atatürk’ün yaşamını 30 Ağustos 1922’ye dek ele almış ve okurlarıma, “1938’e kadar süren toplumsal dönüşüm dönemini ve devrimleri, başka bir kitapta ele alacağım” diye, söz vermiştim. Sözümü tutuyor ve elinizdeki Ülkeye Adanmış Bir Yaşam (2) - Atatürk ve Türk Devrimi’ni incelemenize sunuyo-rum. Bu kitap da, önceki gibi umarım ilgi uyandırır ve eskiyi bilmediği için günümüz sorunlarına çözüm bulamayanlara, Atatürk’ün yaptıklarını göstererek çıkış yolu konusunda yar-dımcı olur. Türk Devrimi’nin, bugün de geçerli olan ve başarı-sı sınanmış yöntemleri üzerinde, onları düşünmeye yönlen-dirir.
Türkiye, bugün, Osmanlının son döneminde olduğu gibi, ekonomik ve siyasi olarak Batı’nın yarı-sömürgesi duru-muna düşmüştür. Görmek isteyenlerin kolayca görebileceği bu gerçek, ülkeyi aynı durumdan kurtaran Mustafa Kemal’i ve eylemini, güncel kılan ana nedendir. Gizli İşgal’e dönüşen dışa bağımlılık, Türkiye’yi Türkler için ve Türkler tarafından yönetilen bir ülke olmaktan çıkarmış, ulusal gücü kırmaya yönelik baskı, toplumsal yaşamın sıradan olayı haline gel-miştir. Ülke yönetimine getirilen işbirlikçiler, doğal olarak Türk ulusunun ve halkının değil, yabancıların isteklerini ye-rine getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlının gittiği yola sokulmuş durumdadır.
Tehlikenin farkında olanlar, henüz yeterince güçlü ve örgütlü değil. Kötü gidişin sorumluluğunu taşıyan yetki sa-hipleri, ülkenin altını oyan uygulamalar içindeyken; “Türki-ye’nin iyiye gittiğini”, yapılanların “çağın gereği ve küreselleşme-nin doğal sonucu” olduğunu, bağımsızlığın yerini, artık “karşı-lıklı bağımlılığın” aldığını ve “korumacılığın çağdışı olduğunu” ileri sürüyorlar.
Söylenenlerin elbette bir değeri yok. Yaşanan gerçek, söylenenlere hiç uymuyor. Güçlüler, kendilerini koruyup da-ha çok güçlenirken, güçsüzleri baskı, yoksulluk ve dağılma bekliyor. Devletin, her gün bir birimi etkisizleştirilip yok edi-lirken, bilinçli programlarla birlik duyguları köreltiliyor; ulu-sal varlığa saldırılar aralıksız sürüyor. Yoksullaşan örgütsüz ve sahipsiz halk, dostunu düşmanını seçemez durumda. Tür-kiye’de, hedefinde halk olan, Batı kaynaklı ekonomik ve si-yasi bir terör uygulanıyor. Yaşanmakta olan somut gerçek bu.
*
İlk kitaba bir yıl önce yazdığım önsözde, “hiçbir yanılt-ma ve kandırma girişimi, hiçbir baskı ya da göz boyama, gerçeği u-zun süre gizleyemez. En iyi öğretici, yaşamın kendisidir ve gizlen-miş gerçekler, göremeyenlerin karşısına çıkmakta gecikmez. Düşü-nerek öğrenmeyenler, yaşayarak öğrenirler” demiştim. Son bir yılda, bu gerçeği hep birlikte yaşadık. Ülkeyi uçuruma götü-renler, dışardan aldıkları yönerge (direktif)leri yerine getir-meyi aralıksız sürdürdüler. Kendilerini kötü gidişin sonuç-ları içinde bulanlarsa, tepkisel bir devinim (hareketlilik) içine girdiler; parçası oldukları ulusal değerlere saldırıldığını gör-düler. Özelleştirilen ya da kapatılan fabrikalardaki işçiler, tarlasını ekemez duruma düşen çiftçiler, işyerini yitiren es-naf, yoksullaşan memur, terörün acısını yaşayan şehit aileleri ve ülke için kaygı duyan aydınlar; yaşanan sürecin ne anla-ma geldiğini kavramaya başladılar. Gerçeği, önceden göre-rek değil, yaşayarak öğrendiler.
Ancak, bu böyle olmamalı. Gerçek, onun sert yüzüyle karşılaşınca görülebiliyorsa, ortada önemli bir sorun var de-mektir. Uygar olmak, bir başka söylemle insan olmak, olay-ları önceden görmeyi ve önlem almayı gerekli kılar. Bunu herkesten önce yapacak olanlar ise, elbette, ülke yönetiminde görev ve sorumluluk alan yetki sahipleri, yani yöneticilerdir; öyle olması gerekir. Bu nedenle, yöneticilerin insanlaşma dü-zeyini, ellerinde bulundurdukları yönetim yetkisini, halktan mı, yoksa dış isteklerden yana mı kullanacakları ve hangi yönde önlem alacakları belirleyecektir.
*
1923-1938 arasında yapılanları, o günün toplumsal ko-şullarıyla birlikte yansıtmaya çalıştım. Ayrıntılı bilgi ve kav-rama yetisi gerektiren bu güç işi, o dönem insanları artık ara-mızda olmadığı için, çok okuyarak başarmaya çalıştım. Dö-nemle ilgili bilinen temel kitapların hemen tümünü okumuş-tum. Amacımı gerçekleştirmek, yani o dönemi sanki yaşamış gibi duyumsamak için, bunun yeterli olmadığını gördüm. A-nı, inceleme ve kişisel değerlendirmelere ulaşmak tek seçe-nekti. Bu tür kitap ve belgelere ulaşmaya çalıştım, çok sayıda anı kitabı okudum. Okuduklarımı, belgeli olayları esas ala-rak değerlendirdim.
Ne denli başarılı olabildiğime, elbette siz okurlar karar vereceksiniz. Ben, okullarda gerçek boyutuyla öğretilmediği için Türk Devrimi’ni yeterince bilmeyen gençlere, sıkılmadan okuyup, kolay anlayabilecekleri ve okurken olaya katılabile-cekleri bir kaynak kitap sunduğumu sanıyorum. Yakın tari-himizde gerçekleştirilen büyük dönüşümü, neden-sonuç bü-tünlüğü içinde değerlendirecekler ve o günün koşullarını an-layarak Türk Devrimi’nin gerçek boyutunu kavrayacaklardır.
Fransız tarihçi Paul Gentizon Türk Devrimi’ni Fransız ve Rus Devrimi’nden daha ilerde bulur ve “sürekli devrim, Türkiye’den başka hiçbir ülkede bu denli etkili olmamış; siyasi ku-rumları, toplumsal ilişkileri, din uygulamalarını, aile ilişkilerini, e-konomik yaşamı, geleneklerini ve toplumun moral değerlerini de-ğiştirmemiştir” der.
Gentizon haklıdır. Türk Devrimi’ni inceleyenler, birbi-rini izleyen ve birbirini tamamlayan başdöndürücü bir eylem süreciyle karşılaşır. Türkiye, onbeş yıl içinde ve gerçek an-lamda, “bir çağdan yeni bir çağa” taşınmıştır. Kitap okununca, bu gerçek, ayrıntılarıyla görülecektir. Bu denli kısa bir süreye sığdırılan büyük dönüşüm, elbette şaşırtıcıdır; ben hala şaşı-yorum.
*
1923-1938 arasında yapılanlar, Türkiye’yi bugüne dek ayakta tutan temellerdir. Halkın ve ülkenin gerçekleriyle u-yuşan bu temel, o denli sağlam atılmış ki; Türkiye Cumhuri-yeti, 11 Kasım 1938’de başlayan 67 yıllık geri dönüş sürecine karşın, varlığını bugüne dek sürdürebildi. Ancak, artık yolun sonuna gelindi. Harcanan miras tükenmek üzere. Cumhuri-yet’in yarattığı kurumlar ve ulusal kazanımlar, dış kaynaklı programlarla, devlet katında direnç görmeden ortadan kaldı-rılıyor. Yitirilenlerin değerini anlamanın en iyi yolu; onları kazanmak için verilen mücadeleyi bilmek, çekilen sıkıntıları öğrenmektir.
Kendisinin, çocuklarının ve ülkesinin geleceğini düşü-nen herkes, çok şey yitirmekte olduğunu ve çatışmalı bir ge-leceğe doğru sürüklendiğini görmeli, tehlikeli gidişi durdur-mak için çaba harcamalıdır. Bunu yaptıklarında, kaçınılmaz olarak Atatürk’e ulaşacaklar ve başardığı eylemin, Türkiye i-çin anlamını daha iyi kavrayacaklardır. Atatürk’ü inceleme-nin, eyleminden ders çıkarmanın önemi buradan gelmekte-dir.
1923-1938 arasını incelemek, bir tarih araştırması de-ğil, günümüz sorunlarına çözüm arama ve ulusal varlığı ko-rumayla ilgili bir eylemdir. Bu yargıya neden olan gerçek, Türkiye’nin, 1923 öncesi koşullara geri götürülmesi ve Sevr’in, askeri işgal dışında, bütün maddeleriyle uygulanıyor olmasıdır. Dünya koşulları nitelik olarak değişmemiştir. Bu-gün küreselleşme adı verilen emperyalist işleyişin, insanlığa verdiği zarar, 20.yüzyıl başında olduğundan farklı değil. Ezi-len, ezen ulus ayırımı, üstelik daha şiddetli olarak varlığını sürdürüyor. Buna, bugün, Kuzey-Güney ayrılığı deniliyor. Atatürk’ün ve gerçekleştirdiği eylemin güncelliği buradan geliyor. Başarısı uygulamalar içinde kanıtlanan ve Türki-ye’nin en büyük zenginliği olan bu eylem, günün koşullarına uygun olarak yeniden geçerli kılınmazsa, ulusal varlık koru-namayacaktır. Önce, Cumhuriyet’i yıkma eylemi durdurul-malı, hemen ardından ve zaman yitirilmeden, Atatürk politi-kaları uygulamaya sokulmalıdır. Geç kalınırsa, uzun olma-yan bir zaman diliminde, korunacak bir Cumhuriyet kalma-yacaktır. Bu savın kanıtlarını, kitapta aktarmaya çalıştığım devrim atılımlarında ve Atatürk’ün sözlerinde bulacaksınız.
Bilgi yetersizliği nedeniyle çıkış yolu bulamayanlar, i-çine düştükleri karamsarlık ve edilgen (pasif)likten kendile-rini kurtarmalıdır. Çıkış yolu vardır ve başarısı kesindir. U-lusal birliğin sağlanması durumunda, Türklerin, Anadolu’da neler yapabileceğini, Atatürk bize göstermiştir. Yapılacak iş, açık ve basittir. Ulusçu aydınlar, önce kendilerini, sonra halkı bilinçlendirmeli ve Türk Devrimi’ni yeniden toplum yaşamı-na sokmanın yolunu bulmalıdır. Türk ulusunun gerçek gü-cü, bu gücün harekete geçirilmesinin herkesin üzerine düşen bir görev olduğu bilinmelidir. Bu görev, hem geçmişe karşı ödenmesi gereken bir borç, hem de gelecek için yerine geti-rilmesi gerekendir.
*
Geç kalınan her gün, kaçınılmaz gibi görünen ilerdeki çatışma günlerinde, çekilecek acıların artması demektir. Ulu-su ve özgürlüğü savunanlar, haklı ve meşru oldukları için güçlüdürler. Gücümüzü bilelim, gerçek dışı sanlara, aldatıcı sözvermelere ve sanal amaçlarla halkın kandırılmasına izin vermeyelim ve örgütlenelim. Türk ulusunun çimentosu olan Atatürk ve gerçekleştirdiği büyük devrim, güçlü dayanakla-rımızdır. Cumhuriyet devrimlerine sahip çıkmanın, hakları-mıza ve geleceğimize sahip çıkmak olduğunu bilelim; bugü-ne yön veren yakın tarihimizi öğrenelim.
Bunlar yapılmadığında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 776 bin kilometrekare yüzölçümü, Başkenti Ankara olan ulus devlet yapısıyla korunamayacaktır. Ekonomik ve siyasi çürü-müşlük, devlet yapısını etkisiz kılmış, bir görüntü haline sokmuştur. Bu görüntünün ne kadar korunacağı ya da yeri-ne neyin ne zaman konulacağı, bizim değil, yabancıların ka-rarına kalmış durumdadır. Avrupa Birliği ve ABD ilişkileri, ayrılıkçı terör, Ermeni kararları ya da Patrikhane eylemleri, Tür-kiye’nin götürüldüğü yeri göstermektedir. Kendi ülkesinde insan yargılayamayan bir devletin, uzun süre ayakta kalması olası değildir.
Elinizdeki kitabın yazılış amacı, yakın ve büyük tehli-keyi göstermek, ülke yitirilirken kimsenin bir şey yapmadığı bu dönemde, yapılması gerekeni ortaya koymaktır. İncele-memde, 10 Kasım 1938’den bu yana hiç geçmedim ve yalnız-ca Atatürk’ün yaptıklarını ele aldım. Bu tutum, bugüne yö-nelik sonuç çıkarmada sanırım daha etkili oldu. 1923-1938 a-rasındaki olağanüstü dönem, koşullar ve amaçlarıyla birlikte ele alındığında, bugünkü tehlike daha çarpıcı biçimde ortaya çıkmaktadır. Çünkü koşullar, onun başladığı yere geri dön-müş durumda. Karşı devrim hiçbir engelle karşılaşmadan ül-keyi Osmanlıya geri götürüyor. Atatürk’ün yaptıklarının tam tersi yapılıyor. Oysa, ülkeyi kurtarmak için, bugün yapı-lanların tam tersi yapılmalıdır. Bu gerçeği, kitabı okuduğu-nuzda siz de göreceksiniz.
Metin Aydoğan
5 Şubat 2006 – İzmir
|