Yazarın Önsözü

Paramparça olmuş Osmanlı İmparatorluğu’ndan dünyaya örnek olmuş bir kurtuluş savaşıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni ku-ran ve daha sonra yaptığı Türk Devrimiyle çağdaş bir ulus-dev-letin temellerini atan Mustafa Kemal Atatürk, asker olmasının yanı sıra büyük bir devlet adamı, düşünür ve Prof. Geoffrey Le-wis’in dediği gibi, “özünde bir bilgindir”. O’nun okuduğu kitapla-rı, tarih ve dil çalışmalarını ve düşünce yapısını anlayınca bu so-nuca varmak mümkündür. Atatürk, bir sözcüğün kökeninin ne-reden geldiğini bulunca “uzun bir çalışmadan sonra bunu keşfetti-ğim zaman, Sakarya muharebesini kazandığım dakikadaki memnuniyeti duydum” diyebilen bir bilimsel heyecana sahiptir. Atatürk’ün ya-nında yıllarca çalışarak O’nu çok iyi tanıma imkanına sahip olan Türk Tarih Kurumu eski başkanı Hasan Cemil Çambel, “Gazi Mustafa Kemal yorulmaz bir okuyucu, büyük bir arayıcı, yüksek bir tenkitçi ve derin bir gözlemcidir.” demiştir.

Mustafa Kemal’in en önemli özelliklerinden birisi hayatı bo-yunca bilim ve akılcı düşünceye önem vermesi, çok okuması ve araştırıcı bir yapıya sahip olmasıdır. Atatürk’ün özellikle tarih ve dil konusunda bir akademisyen gibi araştırmalar yapması ve ta-rihçileri “belgelere dayanınız” diyerek uyarması ve “biz daima haki-kat arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmalıyız” diyerek yol göstermesi onun ne kadar objektif ve akılcı bir düşünce yapısında olduğunu gösterir. O, Türk Tarih Kurultayı’na gönderilen bildirileri bir akademisyen gibi incelemiş ve üzerlerine notlar düşmüştür. Atatürk’ün sofrası da bir bilim akademisi özelliğini korumuş, sofrada bulunan kara tahtada, dil ve tarih sorunlarına çözümler üretilmiştir. Atatürk, sofrada tartışmalar yaptığı bilim adamlarına “sizlerle yaptığım bu ilmi konuşmalar, benim ruhumun gıdasıdır.” Diyebilen bir insandır. O nedenle Herbert Melzig, Atatürk’e “Çankaya Düşünürü” de-miştir. Atatürk’ün önemli bir düşün adamı olduğu çoğu zaman gözden kaçmıştır.

Atatürk, bilim ve sanat insanlarına kanat germiş, onları ko-rumuş ve kollamıştır. O, Dolmabahçe Sarayı’ndaki güzel bir kol-tuk için, “bu koltuk bilim adamlarına layıktır” diyecek kadar bilim insanlarına değer veren bir insandır. Sanatçılara da “sanatkar, cemiyette uzun cehd ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır” diyerek büyük önem vermiştir. Atatürk, “üniversitelerde birinci elden araştırma yapanları profesör görmek istiyorum” diyerek araştırmaya verdiği önemi göstermiş ve yine bu konuda, “ilim tercüme ile olmaz, tetkik ile olur” demiştir. Atatürk, Kurtuluş Sa-vaşı’nda öğretmenleri ve profesörleri silah altına almayacak ka-dar bilime ve eğitime önem veren bir liderdir. Yurtdışına eğitime giden öğrencilere gönderdiği telgraflarda: ”Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz” diyerek destek ve cesaret veren Atatürk, bilimsel araştırmaların mutlaka yapıl-ması gerektiğini, “bugüne ve yarına bırakılmış daha birçok büyük işlerimiz vardır. İlmi araştırmalar da bunlar arasındadır” sözleriyle vurgulamıştır.

Atatürk’ün yaptığı Türk Devrimi içinde pek anılmayan bir devrim, üniversite devrimidir. O, bu konuda da eşsiz bir strateji ve taktik ustası olduğunu göstermiş; Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra yurtdışına öğrenciler göndererek bilim insanı yetiş-tirmeye başlamış ve bu öğrenciler yetiştikten sonra da 1933 yılın-da üniversite devriminin düğmesine basmıştır. Atatürk, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun deyimiyle “beklemesini bilen adamdır”. Utkan Kocatürk’ün belirttiği gibi, “Atatürk gerçeğin adamıdır, sağduyunun ve ince görüşün adamıdır. Nerde ne yaptı, neye karar verdi ise, daima en iyisini yapmış, en yararlısına karar vermiştir.” Üniversite reformunda çok büyük rol alan, zamanın Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’in uğraşlarını da bu arada unutmamak gerekir. Türk Devrimi için hiçbir eser üretmeyen ve devrimlerin yanında olmayan Darülfünun, 1933 yılında kapatılarak İstanbul Üniversi-tesi kurulmuştur. Yurtdışından gelen yabancı profesörlerin bü-yük katkılarıyla modern üniversitenin temelleri atılmış ve üni-versitelerimiz gelişmeye başlamıştır.

Darülfünun’u incelemesi için İsviçre’den davet edilen Prof. Malche, araştırmaları sonucunda hazırladığı 95 sayfalık raporun-da Darülfünun’da bilim üretilmediğini, ansiklopedik bilgiler ve-rildiğini, tercümelerin tez olarak kabul edildiğini, laboratuvarla-rın yetersiz olduğunu, kitap yazılmadığını ve yayın yapıl-madığını, kütüphanelerin yetersiz olduğunu, bilim adamı ye-tiştirecek bir sistem olmadığını ve üniversiteye başlayan öğren-cilerin liseden iyi bir eğitimle gelmediğini saptadıktan sonra, bu işin bir üniversite işi değil, tüm Türkiye’yi ilgilendiren bir kültür sorunu olduğunu belirtmiştir. Prof. Malche, profesörlüğe yüksel-me yönteminin üniversitenin geleceği için hayati önem taşıdığını belirttikten sonra, Darülfünun’da uygulanan yöntemle büyük bilgin Pascal’ın bile profesör olmaya ömrünün yetmeyeceğini vurgulamış ve akademik yükselmeye karar verecek olan jüri üyelerinin, adayın birlikte çalıştığı hocalardan olmaması gerek-tiğini, önemle hatırlatmıştır.

Prof. Malche’ın “rapor”unu çok dikkatli bir şekilde ince-leyen Atatürk, aldığı notlarda, Darülfünun’un içler açısı halini anladıktan sonra “Bildiğimiz başka, hakikat başka” şeklinde defteri-ne not düşmüş; ayrıca Darülfünun’un düzeltilmesi işinin, yaban-cıların değil, yine kendi bilim adamlarımızın eliyle olabileceğini belirterek, “Herhangi bir yabancı alim, bizi bu uçurumdan kurtarama-yacaktır. Düştüğümüz uçurumdan bizi kurtaracak, yine bu uçurumdan çıkıp yükselmesini bilenler olacaktır” demiştir.

Zamanın Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip, 1933 yılında kamuoyuna yaptığı açıklamada, “profesör, bir tekrarlama makinesi değil, talebeye ilmi ilhamlar veren, rehberlik eden, onun çalışma ve araş-tırma şevkini daima coşkun tutabilen kaynaktır. Hakiki profesör kendisi de ilmin talebesi olandır” diyerek, profesörün görevinin sadece ders anlatmak olmadığını, araştırma yapması ve bilim üretmesi ge-rektiği vurgulamıştır.

1933 yılında Nazi Almanya’sından kaçarak yıllarca ülke-mize hizmet eden büyük bilim adamı Prof. Hirsch, anılarında, yapılan üniversite reformu için “1933 yılında hakim olan ilke, meslek yüksek okulu değil, Türkiye’de Batı Avrupa üniversitelerinin ayarında, gerçeği araştıran ve derinleştiren, bilgiyi toplayan, düzenleyen, çoğaltan ve yayan bir bilim yuvası niteliğinde bir bilim kurumu kurmaktı” demiştir.

Prof. Malche’ın 1930’lu yıllarda Darülfünun için hazırladığı raporun aslını okuyunca, üzüntüyle görülüyor ki, O’nun düzel-tilmesini istediği hususların bir kısmı, aradan geçen 70 yıla kar-şın, üniversitelerimizde hala devam etmektedir. Araştırıcı ve ya-ratıcı üniversiteleri ivedilikle kurmak, “Türkiye Araştırma Alanı”nı öncelikle oluşturmak, TÜBİTAK ve TÜBA’nın önderliğinde bilim ve teknoloji stratejileri oluşturarak çağdaş uygarlık düzeyi-ni hızlı bir şekilde yakalamak zorunluluğu, her geçen gün daha da hissedilmektedir. Bu amaca ulaşmak için, toplumumuzun bir bilgi toplumu haline gelmesi, üniversite öncesi eğitimin araştır-macı kişiler yetiştirecek şekilde düzenlenmesine de büyük ihtiyaç vardır.

Atatürk, profesör Şemsettin Günaltay’a bir çalışma es-nasında: “Hocasın, profesörsün! İsterim ki daima idealimi gençlere telkin edesiniz ve daima korumak hususunda çalışasınız” demiştir. Atatürk’ün Türk üniversite öğretim üyelerine vasiyeti budur. Üniversite gençliğinin Atatürkçü, cumhuriyetçi, demokrat, laik, yurdunu ve milletini seven, ülkesini çağdaş uygarlık düzeyine çı-karacak, çalışkan ve bilgili kişiler olarak yetiştirilmesini sağla-mak, üniversite hocalarının en yüce görevidir. Atatürk, bir ko-nuşmasında “Eğitim ve öğretimin gayesi, yalnız hükümete memur yetiştirmek değil, daha ziyade memlekete ahlaklı, karakterli, cumhuri-yetçi, inkılapçı, müspet, atılgan, başladığı işleri başarabilecek kabiliyette, dürüst düşünüşlü, iradeli, hayatta karşılaşacağı engelleri yenmeye kud-retli, karakter sahibi genç yetiştirmektir. Bunun için de öğretim prog-ramlarını ve sistemlerini ona göre düzenlemelidir” demiştir. Atatürk, devrimlere bağlılık konusunda hiç ödün vermeyen bir kişiliğe sa-hip-tir. Herkesin de öyle olmasını istemiştir. Bir konuşmasında “Benim için bir taraflık vardır; bir tarafım, O da Cumhuriyet taraftar-lığı, fikri, içtimai inkılap taraftarlığı” diyerek buna işaret etmiştir. Diğer bir konuşmasında da “Cumhuriyet bedava kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için çok kan döktük. Her yanda kırmızı kanımızı akıttık. Gerektiğinde kurumlarımızı korumak için gerekeni yapmaya hazırız” diyerek Cumhuriyeti korumanın ve gençlere bu bilinci aşılamanın önemini vurgulamış ve o nedenle de bir başka konuş-masında “İnkılabın hedefini kavramış olanlar, daima onu muhafazaya muktedir olacaklardır” demiştir.

Atatürk, yabancı ülkelere giden veya uluslararası konferans-lara katılan arkadaşlarını “unutmayınız, sesiniz benim sesimdir!” diyerek ikaz etmiştir. Öyleyse Türk bilimcileri de yurtdışı kong-relerde seslerinin O’nun sesi olduğunu hissettirecek şekilde dav-ranmak ve başarılı olmak zorundadır.
Atatürk, bir konuşmasında “itiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan çok çalışmaya mecburuz.” Diyerek mevcut gerçeği ortaya koymuş ve her alanda çok çalışmamız gerektiğine işaret etmiştir. Başka bir konuşmasında da “Türk çocuğu! Çok zekisin, malum; fakat zekanı unut, çalışkan ol!” diyerek başarının yolunun çalışmak olduğunu vurgulamıştır.
Atatürk’ün diğer önemli bir özelliği okumayı çok sev-mesidir. Matematiğe olan merakı çocukluk yıllarından beri de-vam eden Atatürk, “açı”, “üçgen” gibi geometri terimlerini Türk-çe’mize kazandırdığı gibi, öğretmenlere örnek olsun diye bir de geometri kitabı yazmıştır. O, ömrü boyunca beş kitap yazmış ve iki büyük rapor hazırlamıştır. Necati Cumalı’nın dediği gibi “Atatürk yazmasını seven, yazmak gereksinimi duyan bir insandır. Kurtuluş Savaşı boyunca ciltler tutacak ölçüde telgraf yazışmaları hep kendi kaleminden çıkmıştır.” Okumayı ve araştırmayı çok seven Atatürk Ankara’dan İstanbul’a giderken “cephane sandıklarıyla” kitap taşımıştır. O, savaş sırasında cephede bile okumuştur. Ata-türk’ün kitaplığında dört binden fazla kitap vardır. Atatürk, bir konuşmasında “Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince, bu-nun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıkla-rımın hiçbirisini yapamazdım.” demiştir. Atatürk’ün okuduğu kitapların bir kısmı Anıtkabir Komutanlığı tarafından basılmıştır. Prof. Dr. Afet İnan’ın dediği gibi, “O, okumuş, öğrenmiş ve öğret-mek için de yazmıştır”. 2000’li yıllardayız ve okumayan bir Türkiye vardır. Bir şairimizin dediği gibi, Türkiye’de “hala çocuk sayısın-dan az kitap bulunan evler” varsa, çağdaş uygarlık düzeyine ulaş-ma olanağı yoktur. Atatürk, bu konuda da bize önderlik etmiştir. Dişini tedaviye gelen bir diş hekimine sosyolojiyle ilgili sorular sormuş, bilmemesi üzerine, işi şakaya getirerek: “Biliyorum siz kendi mesleğinizde en büyük başarıyı gösteriyorsunuz, fakat bunun yanı başında başka meselelerle de ilgilenerek okumanızı teşvik etmek is-tedim ve bu kadar aykırı bir konuyu bilhassa seçtim” diyerek okuma-nın yaygınlaşmasına çalışmıştır. Atatürk, aydın olmak için, sade-ce meslek bilgisinin yeterli olmadığına, meslek dışı kitapların da okunması gerektiğine işaret eden bir düşünce adamıdır.
Bu çalışma sırasında Atatürk’le ilgili birçok kitap okuma imkanım oldu. Üzülerek belirtmek zorundayım ki, O’nu çok iyi anlatan, düşünce yapısını analiz eden çok az kitap bulabildim. Prof. Dr. Celal Şengör’ün, “okuyabildiğim Atatürk ile ilgili eserlerin hiçbirinde Atatürk’ün doyurucu bir felsefi analizinin yapıldığını görme-diğim gibi, bu konuyu bildiğine inandığım kişilerle yaptığım sohbetlerde de benim görmeyi arzu ettiğim tipten bir felsefi analizin bugüne kadar yapılmış olduğuna dair herhangi bir izlenim edinemedim” şeklinde be-lirttiği görüşlerine katılmamak imkansızdır. Dokuz Eylül Üniver-sitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Kemal Arı’nın 27 Ekim 2003 tarihli ga-zetelerde çıkan açıklamasında belirttiği, “Atatürk biyografisi yaz-makta yetersiz kaldık” sözleri de bu gerçeği ortaya koymaktadır. Böyle büyük bir insana sahip olduğumuz halde, O’nu anlatan ki-tapların çoğunu sahaflarda veya kütüphanelerde aramak zorun-da kalmak benim için ayrıca büyük bir üzüntü kaynağı oldu. Bu büyük insanı daha iyi anlamak için Necati Cumalı’nın söylediği gibi, “Atatürk’ü tanımak için her birimiz tek tek bir incelemeye girişmek zorundayız.”
Davranış ve sözleriyle bizlere devamlı yol gösteren Ata-türk’ün önemi gün geçtikçe artmaktadır. Düştüğümüz bugünkü sıkıntılardan ancak, yine O’nun çağdaşlaşma projesiyle çıkabili-riz. O, dün olduğu gibi, bugün de günceldir ve yarın da güncel olacaktır. Ülke olarak da Atatürk’ün işaret ettiği ilkeleri izlemek-ten başka çaremiz yoktur. Agah Sırrı Levent’in söylediği gibi:
“Atatürk her zaman için kuvvet kaynağıdır. Güçlüğe mi uğra-dınız? Umudunuz mu kırıldı? Atatürk’ü hatırlayın, O’nun çarpışmak zorunda kaldığı güçlükler karşısındaki tutumunu göz önüne getirin. Cesaretiniz hemen yerine gelecek, hayatı sevmeye başlayacak, yeni bir hızla ileri atılacaksınız. Umutla sarıldığınız işte hemen başarı sağlaya-caksınız.”
Çağdaş üniversiteyi kurmak için, yetişmiş bilim insanlarımız vardır; yeterli destek ve uygun bir yapılanmayla bunu başarabi-liriz. Prof. Dr. Nimet Özdaş’ın dediği gibi, “Japonya mucizevi geliş-mesini samuray ruhu ile yaptı deniyor. Onların ruhuna karşılık bizim de dünyada eşsiz bir kuvayi milliye ruhumuz var. Biz Türkler bu işi ya-pamazsak tarih önünde suçlu oluruz.” Atatürk’ün istediği çağdaş, yaratıcı ve araştırıcı üniversitelere kısa zamanda sahip olmamızı, “Türkiye Araştırma Alanı”nı ivedilikle oluşturmamızı ve çok kitap okuyan bir toplum olmamızı diliyorum. Bu konuda hızlı ola-mazsak ve en kıymetli değer olan “zaman”ı iyi kullanmazsak, di-ğer ülkelere göre bilim ve teknolojide olan geriliğimiz daha da açılacaktır. Büyük bilim insanı Prof. Seha L. Meray’ın dediği gibi, “Zamana bırakılan şeyler, muşmula gibidir; olgunlaşırken, çürüyebilir de”.
Okuyucular bu kitapta alıntıların çok olduğunu görecekler-dir. Atatürk’ün bilim adamlarına, bilim ve üniversiteye yaklaşı-mını daha iyi ortaya koyabilmek ve en önemlisi tarihi yapan ve-ya olayların tanığı olanların kendi sesinden gelişmeleri sizlere ak-tarmak amacıyla, fazla alıntı yapma yöntemini özellikle tercih et-tim. Alıntı yaptığım konuşmaların ve üniversite reformuyla ilgili bazı bilgilerin birkaç kitap hariç, derli toplu bir arada bulundu-ğunu göremedim. Umuyor ve inanıyorum ki, kitabım, bu eksikli-ği kısmen de olsa kapatacaktır.
Bu kitabın yazılması sırasında desteğini hiç esirgemeyen eşim ve çocuklarıma, önerilerinden faydalandığım sevgili dos-tum, edebiyatçı, şair ve yazar Sayın Hayati Baki’ye, yayın editö-rü Sayın Müzeyyen Aydoğan’a, Sayın Aynur Abancı’ya ve di-ğer Umay Yayınevi çalışanlarına çok teşekkür ederim.

Prof. Dr. Metin Özata
İstanbul, Ekim 2003