Özellikle son onbeş yılda, bazı kavramlar konuşma dilimize yerleşti. Politik demeçlerde, gazete sütunlarında, TV ekranlarında ya da iş çevrelerinde; Küreselleşme, globalizm , serbest piyasa, gümrük birlikleri gibi söylemler bolca kullanılır oldu. Ekonomi ve siyasete egemen olanlar, uluslararası bağlantıların, mali gücün ve iletişim teknolojisinin kendilerine verdiği tüm olanaklarla; insanlığın tümünü kapsayan, niteliksel dönüşüme uğramış, “yeni bir dünya sisteminin” kurulmakta olduğunu ilan ettiler. “Uluslar ve sınıflar üstü” yeni bir uygarlığın doğduğunu söylediler, söylemeye de devam ediyorlar.
Söylemdeki yoğunlaşma doğal olarak, niteliğine ve yoğunluğuna uygun uygulamaları da beraberinde getirdi. Türk toplumu; gelişme düzeyine, ekonomik ve sosyal çıkarlarına, toplumsal yapısına ve ulusal haklarına uygun düşmeyen uygulamalarla karşı karşıya bırakıldı. Başta devlet olmak üzere hemen tüm kamusal değerler, dış kaynaklı programlarla denetim altına alınarak; yasadışıcılık, kozmopolitizm ve oligarşik yapılanmalar, sosyal yaşamın tüm alanlarına yayıldı. Yanlışı doğruyu, dostu düşmanı seçemez hale getirilen Türk halkı, içine düşürüldüğü yoksulluk ve örgütsüzlük ortamında, haklarını savunamaz ve gerçekleri göremez bir duruma geldi. Halka öncülük edebilecek aydınlar ve içinde bulundukları örgütler, bir program dahilinde teker teker ortadan kaldırıldı ya da etkisizleştirildi. Türkiye, her geçen gün bir öncekini aratan, olumsuzluklarla dolu bir yola sokularak, kontrolsüz ve rotasız bir gidişe sürüklendi.
Herkesin yaşadığı ancak nedenlerini çok az insanın gördüğü gerçekleri açığa çıkarmak gerekiyordu. Bu uğurda çaba harcayan, emek veren, bu yolda yaşamlarını yitiren bir çok değerli insanımız vardı. Onlara katılmam, bilgimin ve gücümün yettiği oranda yürütülen yurtsever mücadelede yer almam gerektiğine inanıyordum. Uğur Mumcu 'nun öldürülmesi beni çok etkilemişti. Uzun yıllar örgütlü mücadele içindeydim. Lise çağımdan beri 35 yıldır sürekli okuyordum. Ulaştığım teorik düzeyim ne ise; bu düzeye uygun düşen, araştırmaya dayalı bir çalışma içine girmeye karar verdim ve elinizdeki kitap, bu karar ve çalışmanın ürünü olarak ortaya çıktı.
Önce, küreselleşme olarak ifade edilmeye başlanan ve yüzyılımızın son çeyreğini kapsayan dönemi incelemeye yöneldim. Bu dönem, uluslararası sermaye dolaşımının (özellikle mali sermaye dolaşımının) olağanüstü yoğunlaştığı bir dönemdi. Yoğunlaşmanın niteliğini, uygulama biçimlerini ve kapsamını incelemenin yeterli olabileceğini düşünmüştüm. Ancak konuya girmeye başlayınca bu düşüncemin doğru olmadığını hemen anladım. Dünyanın son yirmibeş yılı incelenerek küreselleşme olgusu tam olarak ortaya koyulamazdı. Çünkü, yüzyıl başında başlayan küreselleşme; iki dünya savaşına neden olmuş, 1945'ten sonra Yeni Dünya Düzeni politikalarını üretmiş ve günümüze dek gelmişti. Teknolojinin bugün eriştiği düzeye, sermaye dolaşımındaki aşırı yoğunlaşmaya ve uluslararası örgütlerin olağanüstü yaygınlığına karşın, küreselleşmenin son yirmi beş yılı emperyalizmin bir iç (ya da üst) evresinden başka bir şey değildi. Küreselleşmeyi anlamak için emperyalizmi, emperyalizmi anlamak için de 20.yüzyılı anlamak gerekiyordu. Yanılgıları ve önyargıları en aza indirerek; doğru, sağlam ve güvenilir bir araştırmanın, bilimsel değeri olan bir ürüne dönüştürülmesi için yüzyılımızın tümünün incelenmesi bir zorunluluktu. “20.yüzyılın sorgulanması” gerekiyordu.
Araştırma sınırının bu denli genişlemesi başlangıçta gözümü korkuttu. İnsanlık tarihinin en “hızlı” yaşanan, en “devingen” ve en “karmaşık” yüzyılını; nesnellikten kopmadan bilimsel değeri olan bir kitaba dönüştürmek, bana düzeyimi aşan bir iş gibi göründü. Ancak işin ucunu bırakmadım ve bin sayfalık bu çalışmayı üretebildim.
Kitabın başarı ya da başarısızlığına elbette sizler karar vereceksiniz. Ben bu kısa önsöz yazısında siz değerli okuyuculara, araştırmalarım sırasında karşılaştığım bazı sıkıntıları ve bana ilginç gelen birkaç saptamayı kısaca açıklamak istiyorum. Olabilir ki saptamalarım, bu konulara eğilecek olan araştırmacıların da dikkatini çeker ve daha kapsamlı, daha nitelikli araştırmaların ortaya çıkarılmasına katkısı olur.
Karşılaştığım ilk zorluk, kaynak eksikliğiydi. “Bilgi çağı” adı verilen bir dönemde “bilgi” ye ulaşmak, özel “hüner” ve “çevre” sahibi olmayı gerektiriyordu. Herkes “bilgi çağının” erdemlerini anlatıyordu ama konu bilgiye dayalı somut bir iş yapmaya geldiğinde, ortalıkta “bilgi” ye ve “bilgi kaynakları” na sahip insan ya da kurum bulunamıyordu. Konuyla birinci derecede ilgili olması gereken kişi ve kuruluşların akılalmaz bir “bilgisizlik” içinde olduklarını gördüm. Sanki sihirli bir el, Türk toplumunu bilgiden uzak tutmaya çalışıyordu. Önlerine getirilen hemen her uluslararası anlaşmaya Türkiye adına derhal imza atan “siyasetçi”, bu konularda “bilgi” si en az olan kesimdi. İnsana “acı” veren bu gerçek, ne yazık ki, Atatürk 'ün ölümünden sonra neredeyse bir devlet politikası haline gelmişti.
Şaşırtıcı bir başka saptamam, küreselleşme olgusunun hiç de “yeni” olmamasına karşın, “yeni” ve “çağdaş” bir gelişmeymiş gibi ortaya sürülmesi ve bu girişimin, özellikle azgelişmiş ülke politikalarında bu denli yer edinebilmesiydi. Bugün tartışılan hemen tüm konular, 20.yüzyıl başında da tartışılmış ve tartışma sürecinde büyük bir başarıyla ortaya koyulan teorik çerçeve, ulusal bağımsızlık temelinde yükselen alternatif programlarla eyleme dönüştürülmüştü. 21.yüzyıla girerken; sosyal anlamda hemen aynı yerde olmak, yüz yıllık entelektüel birikimin yok sayılması, “eski” nin “yeni” gibi bu denli yaygınlıkla ortaya sürülmesi ve bunun etkili olabilmesi bana göre bir uygarlık sorunuydu. İnsanlık, gelişmiş teknoloji ve zor yöntemleriyle adeta feodalizme geri götürülüyordu.
Araştırmaya başlamadaki temel amacım, Türkiye – Dünya ilişkilerini, yararlanılabilir ve uygulanabilir somut sonuçlar çıkarmaya çalışarak incelemekti. Konunun, 20.yüzyılın tümünü kapsayacak biçimde genişlemesi, kaçınılmaz olarak, Türkiye'nin yakın tarihini ve elbette Kemalizm 'in incelenmesini gerekli kıldı. Haklarında binlerce araştırma ve inceleme yayınlanmış geniş kapsamlı konuların, birbirlerine bağlanarak ele alınması ve varılacak sonuçların olayların tarihsel boyutuna zarar vermeden bir kitapta toplanması; üstelik bunun herkesin anlayabileceği, kolay okunabilir, akıcılığı olan bir üslupla yapılabilmesi doğrusu beni çok zorladı. Ne düzeyde başardım bilemiyorum ama şu bir gerçek ki bu zorlama beni bir çok “bilgi” ye ulaştırdı ve çok şey öğrendim.
Araştırmaya başlarken, Kemalizm 'in 20.yüzyıl açısından önemini elbette biliyordum. Türk Devrimi , dünya üzerinde kazanılmış ilk anti-emperyalist ulusal mücadeleydi. Kurtuluş sonrası gerçekleştirilen sosyal devrimin, özgün yapısına karşın uluslararası bir anlamı vardı. Türk toplumu onbeş yılda, “bir çağdan yeni bir çağa” taşınmıştı... Bunları biliyordum. Ancak şunu belirtmeliyim ki, Kemalizm gerçek boyutunu, derinliğini ve dünyaya yaptığı etkinin gücünü, bu kitabı yazmak için yaptığım araştırmalar sürecinde kavradım. Türk Devrimi , 20.yüzyılda, tüm dünyayı etkilemiş ve yalnızca azgelişmiş ülkelerde değil, gelişmiş ülkelerde de stratejik anlamda politika değişikliklerine yol açmıştı. Bunu, kitabı okuduğunuz zaman siz de göreceksiniz.
Diğer konulardaki çalışmaları durdurarak Kemalizmi incelemeye başladım. Bu ise tam bir “sonsuz alan” dı. Atatürk ve Kemalizm üzerine, belirlenebilen onikibine yakın yazılı yayın vardı. Aşırı övgü ya da yergi içeren marjinal yaklaşımların dışında kalan, Atatürk 'ün kendi yazdıkları başta olmak üzere, çok sayıda inceleme, araştırma, anı ve eleştiriyi inceledim. Vardığım sonuç ve bilgileri, önemine göre kısa özetler halinde kitaba yansıtmaya çalıştım. Bana göre, Kemalizm 'i anlamadan ne 20.yüzyılı kavramak ne de 21.yüzyıla yönelik politika saptamak mümkündür.
Elinizdeki kitabın oluşmasında veri olabilecek yedi bine yakın kaynağa ulaştım. Bunların binikiyüzünü alıntı biçimine getirerek kullandım. Kitabın bitirilmesi, örgütsel çalışmalara ayırdığım zaman dışında, günde ortalama on saatlik bir çalışmayla beş buçuk yıl sürdü. Sağlık nedenleriyle iş yaşamında çalışacak durumda olmamam, zaman açısından bana bu olanağı veriyordu. Fiziksel durumum, yaşamın insanlara sunduğu güzelliklere ulaşmamı sınırlıyordu ama bu durum bana araştırmalarıma zaman ayırma açısından bir ayrıcalık yaratıyordu. Ancak sahip olduğum gerçek ayrıcalığım, bu yoğunlukla bir çalışmaya ortam hazırlamakla kalmayıp, çalışmalarıma eylemsel olarak katkı koyan bir aileye sahip olmamdır. Evin olağan işlerini yüklenmesinin yanında, İngilizce tercümeleri yapan, kitabın el yazmalarından basıma hazır hale getirilene dek düzeltmeleri yapan, kuramsal önermelerde bulunan, kitabın gelişiminde bana yön veren eşim Müzeyyen Aydoğan 'a çok şey borçlu olduğumu belirtmeliyim. Ayrıca, Fransa'da kaynak araştıran, bulan ve bana gönderen kızım Ayşe Aydoğan 'a; aynı işi Almanya'da yapan değerli dostum Cengiz Talınlı 'ya; Fransızca tercümeleri yapan küçük kızım Zeynep 'e ve “ aşırı titizliğime” katlanarak, kitabı büyük bir sabırla tam dört kez temize çeken Aynur Abancı 'ya teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Çalışmam umarım ilgi uyandırır ve kavram karışıklıklarıyla sarılmış günümüz ortamında, okuyucuya özellikle de genç okuyucuya ulaşır.
Metin Aydoğan
1 Aralık 1999 – İZMİR
|