Okuyucularımız bu bölümde
gerek kitaplar ile ilgili gerekse belirtilen başlıklar hakkında özgürce
tartışmakta ve fikir
alışverişinde bulunmaktadırlar..
58.Baskı
17.Baskı
17.Baskı
Bitmeyen Oyun
Türkiye'yi Bekleyen
Tehlikeler
Yeni Dünya Düzeni
Kemalizm ve Türkiye
( 2 Cilt )
Avrupa Birliğinin
Neresindeyiz
Tanzimattan Gümrük
Birliğine
Fiyatı
15 YTL
397 Sayfa
Fiyatı
30 YTL (2 Cilt )
910 Sayfa
Fiyatı
15 YTL
446 Sayfa
13.Baskı
5.Baskı
.Baskı
Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma
Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler
( 2 Cilt )
Türkiye Üzerine Notlar
Fiyatı
12 YTL
354 Sayfa
Fiyatı
30 YTL (2 Cilt )
1118 Sayfa
Fiyatı
9 YTL
245 Sayfa
18.Baskı
18.Baskı
.Baskı
Ülkeye Adanmış Bir
Yaşam Mustafa Kemal Ve Kurtuluş Savaşı
Mustafa Kemal
Atatürk
Bilim Ve Üniversite
Ülkeye Adanmış Bir
Yaşam Mustafa Kemal Ve TÜRK DEVRİMİ
Erol Bilbilik, 1956 yılında Deniz Harp Okulu’ndan mezun oldu. ABD’de, “Savunma Yönetimi” ve “Lojistik” konularında eğitim gördü. 9 Mart 1971 hareketinde yer alması nedeniyle, 1971 Mayıs’ında, Deniz Binbaşısı rütbesindeyken Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkisi kesildi. O dönemde Erenköy’deki İşkence Köşkü’ne alınarak sorgulandı.
1961 yılında, Georgia’nın Athens şehrindeki eğitimi sonunda kendisine verilen “Athens” şehri fahri hemşerilik belgesini iade etti. Aralıklı olarak Cumhuriyet Gazetesi’nde, sonraları Aydınlık, Teori, Yeni Hayat ve Türkeli dergilerinde yazıları yayımlandı.
Bilbilik’in elinizdeki kitabından başka; “Amerikan Kuşatması”, “NATO ve Geniş Ortadoğu Stratejisi”, “Küresel Dünya Politikaları ve Ulusal Seçenekler” ve “Dünya’yı Yöneten Gizli Örgütler” ve “CFR” adlı beş kitabı daha vardır.
Sancaklı Yörükleri
Kendimi bildiğimden itibaren benim de mensubu olduğum, Sancaklı Yörükler’ine isimlerinin nasıl verildiğini meak etmişimdir. Tarihi belgelerde de yer bulan Sancaklu ya da Sancaklı’nın anlamını ortaya koyan kısa bir çalışma yapmayı planlamıştım. Fakat işin içine girince olayın büyüklüğü ve farklı boyutları ortaya çıktı. İzmir ve Manisa gibi Anadolu’nun batısında yer alan illerin köylerinde yaptığımız çalışma sonucu binlerce yıl öncesinden gelen tarih ve kültür mirası ile karşılaşmak özellikle benim hiç beklemediğim bir sonuçtu. Kültürünü tanımak isteyen herkesle paylaşmak amacıyla bu çalışma yayınlamıştır. Bir çok okuyucunun da benzer bir kültür yapısından geldiğini görerek bu büyük kültürün bir parçası olduğunu hissedeceğini umuyorum.
Çalışmanın dağınık yerleşim birimlerinde yapılması ve çok çeşitli defalar bu yerlere gidilmesinin gerekliliği, yazılı kaynakların az olması önemli zorluklar yaratmıştır. Ayrıca tüm çalışmanın yazılması, eski fotoğrafların temini ve bilgisayarda tamiri, yeni fotoğraf çekilmesi ve bunların kitap sayfasına yerleştirilmesi işleminin de tarafımca yapılması; çoğu zaman gece yarılarına kadar süren yorucu ama zevkli bir uğraş gerektirdi. Tüm bunlar titizlikle yapılırken; temel görevim olan hekimliği de aksatmamam gerekiyordu.
Manisa Sancaklı Bozköy’den Halil Kabasakal ve Manisa Sancaklı İğdecik köyünden Ali Rıza Tecim en çok faydalanılan kaynak kişiler olmuşlardır. 1928 doğumlu Halil Kabasakal bazı notlar tutarak ve fotoğraflar çektirerek tarihe kayıt düşmüş. 1926 doğumlu Ali Rıza Tecim ise neredeyse tüm yaşadıklarını ve duyduklarını hafızasına kaydetmiş. 1948 doğumlu Halil Pehlivan tuttuğu notları vermiş, 1959 doğumlu Hasan Yiğit ve 1954 doğumlu Mehmet Toprak da köy ziyaretlerinde yanımda yer almışlardır. Sancaklı Yörüklerinden olan bu kişiler sorulan sorulara detaylı cevaplar alabilmemizi sağlayarak ve kendi bilgileriyle de destekleyerek katkıda bulunmuşlardır. Her bölümde konuları anlatan farklı kişiler de olmuş,bunlar da kayıtlara geçirilmiştir.
Tarih okumayı geleceğimize de ışık tutacağı düşüncesiyle seven, bilimsel çalışmanın metotlarını bilen bir tıp doktoru olmama karşın, tarih ile ilgili araştırma yapmak benim için apayrı bir konudur.
Bu çalışmada Sancaklı Yörüklerinin 1950 yılı ve öncesindeki yaşantıları ele alınmaya çalışıldı. Bu dönem Sancaklı Yörüklerinin tamamen yerleşik düzene geçtikleri yıllardır. Binlerce yıllık adet, gelenek ve görenekleri özellikle bu yıllardan itibaren yozlaşmaya başlayarak günümüze gelmiştir. Ulaşım ve iletişim araçlarının da gelişmesiyle bu yozlaşma günden güne hızlanarak artmaktadır. Bu çalışma geç kalmış olmakla birlikte, belki de kalan son kaynak kişilerin ağzından yapılmış olmaktadır. Bundan sonraki nesillere kim olduklarını anlatan bir armağan niteliğindedir.
Karşı cephelerde savaştığımız geçmişin sömürge toplumlarının bugün tarih ve kültür yaratma bilinci ile her yıl Çanakkale’ye gelmeleri ne kadar etkileyici ise, bizlerin binlerce yıllık tarih ve kültür birikimimizin farkında olmamamız da o kadar üzücüdür. Yakın geçmişte yapay olarak ortaya çıkan bu devletlerin “Globalizm” adı altında geçmişin köklü toplumlarını yozlaştırmaya çalışması karşısında uyanık olmamız gerekmektedir. Bu çalışma biraz olsun bu ruhu canlandırmaya da yöneliktir.
Bu araştırma sırasında Yörük, Türkmen, Göçmen, Muhacir gibi tanımlamaların hepsinin aslında Türk toplumunu ifade ettiği, bu isimlerin farklı yer ve zamana göre verildiği, OsmanlıRus ve Balkan savaşları sonrası Anadolu’ya tekrar göç eden kitlelerin aslında aynı kökenden gelen insanlar oldukları görüldü.
Unutulmuş Batı Trakya Türkleri
Batı Trakya Türk azınlığı, anlaşmalarla sınırlarımız dışında bırakılan tek Türk topluluğudur. Lozan Barış Antlaşması’yla bir bütün oluşturdukları toplumdan koparak, bağımsızlığını Osmanlı İmparatorluğu’na karşı elde eden ve Türk korkusundan (fobi) kurtulamayan Yunanistan’da yaşamaya mahkûm olan Batı Trakya Türk azınlığı, seksen yıldır demokratik ve çağdaş yaşamın gerçeklerine uymayan koşullarda yaşamaktadır.
Yunanistan, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanıp Batı Trakya Türkleri’nin ülkesinde bir azınlık durumuna düşmesinden itibaren, baskı politikası uygulamış ve bu topluluğu başvurduğu çeşitli yollarla özümsemeye (asimilasyon) çalışmıştır. Batı Trakya Türk azınlığı, Lozan’dan itibaren seksen yıl süresince baskı politikalarının mağduru olmuş ve olmaya devam etmektedir.
Yunanistan’da bunlar olurken, Lozan Barış Antlaşması’na imza koyarak Batı Trakya Türk azınlığının Yunanistan topraklarında kalmasına razı olan Türkiye Cumhuriyeti özellikle de dış politikasını yürütenler 1950’li yıllardan itibaren bunalım dönemleri dışında bu topluluğa fazla bir ilgi göstermemişlerdir.
İnsan haklarının en temel değer olduğu söylenen günümüzde, Batı Trakya sorunu ne Türk kamuoyu ne de uluslararası kamuoyunda yeteri kadar bilinmektedir. Günümüzde, Batı Trakya Türk azınlığının sorunları hakkında yapılan güncel çalışmaların sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Türkiye’de politikacıların ve basının konuya ilgisi bunalım zamanlarıyla sınırlı kalmış, diğer zamanlarda ise konuya duyarsız kalınmıştır.
Bu çalışmanın amacı, hakkında çok fazla bilgi sahibi olunmayan Batı Trakya Türk azınlığının sorunlarını açıklayan yeni bir kaynak ortaya koymak ve çözüm yolları için seçenekler sunmaktır.
Tezin hazırlanmasında, bana her yönden destek olan kıymetli hocam ve tez danışmanım, Yrd. Doç. Dr. Bekir Günay’a sonsuz teşekkür ve saygılarımı sunmayı bir borç bilirim.
Hakan Baş, Kocaeli, 2005
Dış İlişkiler Konseyi
Amerikan emperyalizminin çekirdek örgütleri olan; Dış İlişkiler Konseyi (Council On Foreign Relations), Üçlü Komisyon (Trilateral Commission) ve Bilderberg Grup (Bilderberg Group) gibi gizli örgütlerle ilgili herhangi bir kitap yayımlandığında, Amerikancılar dünyanın neresinde olursa olsun duraksamaksızın saldırıya geçerler ve araştırmacıları “komplo teorisi” üretmekle suçlarlar. Oysa, onlar da bilirler ki, bu yazarlar “komplo teorisi” üretmezler, var olan komploları ortaya çıkarırlar. Bu yolla, emperyalizmin yeni komploları’nın önünü kesmeye çalışırlar.
Komploları açığa çıkaran güvenilir araştırmacılar, soruna ekonomik açıdan bakarlar, çünkü komplolar özünde ekonomiktir. Konu’nun uzmanlarından Amerikalı William Blase, “Dış İlişkiler Komisyonu” adlı bir makalesi’nde şunları yazıyor. “Kaynağa atıfta bulunmak bilimsel yöntemdir. Ama bu kural, komplo teorileri için pek geçerli görünmüyor. Bin tane kaynak gösterebilirim. Bu çaba, şüphecileri yine de ikna etmeyecektir. Bana öyle geliyor ki, kanıtlara bakmayı reddederek, zihin hastalığının tüm belirtilerini gösterirler. Kanıtları görmezden gelmek ve gerçek olmayacağını ümit etmek, düşünce hastalığının temel göstergesidir. Eğer bir güç, ulusal hükümetleri ve çokuluslu şirketleri kontrol ediyorsa, vakıf bursları ve eğitim yoluyla bir dünya hükümeti propagandası yapıyorsa, medya da günün sorunlarını denetleyip yönlendiriyorsa, geçerli seçeneklerin çoğu denetleniyor demektir. Dış İlişkiler Konseyi ve gerisindeki finans gücü, 70 yıldır bunların tümünü yapmış ve Yeni Dünya Düzeni’nin propagandacısı olmuştur.”1
Gerçeği araştırmalara yapılan saldırılar, 20.yüzyılın önemli bilim felsefecisi Sir Karl Raimund Popper’in düşüncelerinden esinlenmiştir. Onun düşüncelerini kendilerine örnek alan komplocular ortada bir komplo olmadığını iddia ederler.
Amerikalı araştırmacı Garry Allen’in, “None Dare Call it Conspiracy (Kimse Buna Bir Komplo Diyemiyor)” adlı kitabının önsözünde belirttiği gibi “Bir Komplo’nun ilk koşulu, herkesi, komplo’nun var olmadığı konusunda ikna etmektir.”2
İki önemli uzmanın bu değerlendirmeleri, gerçeği ortaya koyanları “komploculukla” suçlayanların, emperyalizm’in işbirlikçiliğine neden soyunduklarını, açıklamış olur. Onlar, bu saldırıyı yapmak zorundadırlar. Bulundukları yeri ve konumu koruyup geliştirmeleri, buna bağlıdır.
Popper’ci “antikomplocu” koronun kullandığı bir diğer saldırı silahı, Dış İlişkiler Konseyi, Üçlü Komisyon ve Bilderberg Grubu’nun gizli örgüt olmadığı; küresel alanda faaliyette bulunan düşünce kuruluşları olduğu iddiasıdır. Bu iddianın sahibi, bu örgütlerin kurucu beyinlerinden olan David Rockefeller’dir. Oysa bizler, bu örgütlerin tüm toplantılarını gizli olarak gerçekleştirdiğini; üstelik bu gizliliğin, toplantı yapılan ülkenin polis ve özel operasyon timleriyle birlikte, FBI ve CIA’nın koruması altında yapıldığını biliyoruz. Bu örgütlerin faaliyetleri, dünyaca kabul gören gizli örgüt tanımıyla tam olarak örtüşmektedir.
Gizli Örgüt’ler hakkında değerli kitaplar yazmış olan Attila Tokatlı, Bilderberg türü gizli örgütler için şu temel tanımlamayı getiriyor: “Amaçları sınırsız ve sürekli olan, bütün insanlığın yazgısıyla ilgili evrensel hedefler taşıyan; bu hedefleri her aşamada, yeni açılımlara ulaştırdığı için, varoluş nedenleri değişik biçimlere bürünse de, öz bakımından değişmeyen ve doğal olarak siyasal karakter taşıyan bu örgütler, gizli örgüt’tür.”3
Bu tanımla; antikomplocu koro’nun yalana dayalı propagandası yeterince cevaplanmış oluyor.
Erol Bilbilik
1 Eylül 2004
Kızıltoprak
Yabancı Kaynaklarda Türk Ermeni İlişkileri
Ermeni sorunuyla ilgilenmeye, Türk Tarih Kurumu’nun 1980 yılında yayınladığı “Ermeni Terörünün İç Yüzü” adlı broşürü okumayla başladım. Aradan geçen konuyla ilgili kitapları okudum. Okuma arttıkça konuya eğilmem araştırmaya dönüştü ve son altı yıl içindeki çalışmalarım beni, başladığım “Sözde Ermeni Soykırımının Gerçek Yüzü” adlı ilk kitabımın yayınına dek götürdü.
24 Nisan 2005 tarihinde, Atatürkçü Düşünce Derneği Ödemiş Şubesince basılan 125 sayfalık bu kitap, aldığım övgülerle beni daha ileri araştırma yapmaya zorlamıştır. Elinizdeki kitabın ana teması; 1071’lerden bugüne Anadolu’daki Türk Ermeni ilişkilerini, yabancı belgelerle ele alınmasıdır. Ayrıca, 20.yüzyılın başındaki olayları yaşayan askerlerin saptamalarını, devlet adamlarının anıları ile tarafsız olduğu bilinen yabancı tarihçilerin ve bilim adamlarının araştırmalarına bu kitapta yer verdim.
Bu kitap, Türk ve Ermeni toplumlarına kin, ölüm ve ayrılık tohumlarını eken Ermeni kiliselerinin ve Ermeni çetelerinin bildirilerini ve o acılı günleri yansıtan yabancı gazete haberlerini içermektedir.
Kitabımın en önemli bölümlerinden biri ise; Atatürk’ün “Anadolu’da Ermeni eylemleri ve Tehcir” konusundaki teşhis ve sezilerini bulunduğu bölümlerdir.
Türkler, 90 yıldır “Sözde Ermeni Soykırımı” ile suçlanırken, Türk Tarih Kurumu’nun arşivlerinde belgeli olan 518105 Türkün yitirilmiş olmasından hiç söz edilmemiştir. ABD Louisville Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr.Justin Mc Carthy, TBMM’de 24 Mart 2005 günü verdiği konferansta; yukarıdaki belgeli Türk kaybından bahsettikten sonra, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki tüm Türk kaybının 2,5 milyon olduğunu bildirmiştir.
Lozan Antlaşması’nın 82. yılında ve “Sözde Ermeni Soykırımı”nın 90. yılında, İsviçre’nin Winterthur kentinde bulunmam benim için bir onurdu. Bu kent, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu’nun “Ermeni soykırımı yoktur” dediği için Kırmızı Bültenle arandığı yerdir. 24 Temmuz 2005 günü, Lozan Anlaşması’nın yapıldığı Chataeu d’Ouchy önünde 3000 kişiyle beraber “Lozan 2005” Mitingine katıldım. Lozan Antlaşmasının yapıldığı Beaurivage Palage’deki “Lozan Kurultayı”nda, 500 kişiyle beraber; “Ermeni soykırımı yoktur. Bu bir uluslararası yalandır” diye bağırmanın onurunu yaşadım.
Şimdi de, 1519 Mart tarihleri arasında Berlin’deydim. “Büyük Proje 2006, Talat Paşa Harekatı”yla “Her Yer Lozan“ demek için Almanya’daydık. Alman hükümetine ve Ermenilere rağmen miting ve 3 kurultay yaptık. “Ermeni soykırımı yoktur. Bu bir uluslararası yalandır” diye bağırmanın keyfiyle yurda döndük. Lozan’dan sonra Berlin’de de saygın Atatürkçüler önünde konuşma yapmak unutulmaz anlar ve anılar olmuştur.
Tarihi Gerçekleri 90 yıldır saptıranlara, Değerli Hukukçu Emin Değer ‘Tarihe Not Düşürmek’ başlıklı yazısında şöyle cevap veriyordu; “Soykırım yapmamış bir ulusun bireylerinin bilgisizliğinden, bilenlerin de ilgisizliğinden yararlanarak yerel karşılıklı öldürme olaylarını soykırım olarak yansıtan kimi aydınların yol açtığı suçluluk psikozuyla hareket etmeyen her sağduyulu insanın, savunma değil hesap sorma konumunda olması gereken günlerdeyiz.” Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünde; Ermeni konulu bir milyon belge varken, bu kitapta yabancı belgelerle TürkErmeni sorununu yukarıda tariflenen bilinçle hesap sorma görevini yerine getirdim. Bu araştırmayla, yüze yakın eserden faydalanarak elde ettiğim 414 yabancı kaynakça ile “Ermeni Soykırımı Yoktur” diyorum. “Büyük Proje 2006 Berlin, Talat Paşa Harekatı” anısına yayınladığım, “Yabancı Kaynaklarda TürkErmeni İlişkileri (10712006)”adlı kitabımı sizlere sunuyorum.
Ahmet GÜREL
20 Mart 2006İZMİR
BüyükOrtadoğu Projesi
Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nda, Atatürk’ün yaşamını 30 Ağustos 1922’ye dek ele almış ve okurlarıma, “1938’e kadar süren toplumsal dönüşüm dönemini ve devrimleri, başka bir kitapta ele alacağım” diye, söz vermiştim. Sözümü tutuyor ve elinizdeki Ülkeye Adanmış Bir Yaşam (2) Atatürk ve Türk Devrimi’ni incelemenize sunuyorum. Bu kitap da, önceki gibi umarım ilgi uyandırır ve eskiyi bilmediği için günümüz sorunlarına çözüm bulamayanlara, Atatürk’ün yaptıklarını göstererek çıkış yolu konusunda yardımcı olur. Türk Devrimi’nin, bugün de geçerli olan ve başarısı sınanmış yöntemleri üzerinde, onları düşünmeye yönlendirir.adar objektif ve akılcı bir düşünce yapısında olduğunu gösterir..
Türkiye, bugün, Osmanlının son döneminde olduğu gibi, ekonomik ve siyasi olarak Batı’nın yarısömürgesi durumuna düşmüştür. Görmek isteyenlerin kolayca görebileceği bu gerçek, ülkeyi aynı durumdan kurtaran Mustafa Kemal’i ve eylemini, güncel kılan ana nedendir. Gizli İşgal’e dönüşen dışa bağımlılık, Türkiye’yi Türkler için ve Türkler tarafından yönetilen bir ülke olmaktan çıkarmış, ulusal gücü kırmaya yönelik baskı, toplumsal yaşamın sıradan olayı haline gelmiştir. Ülke yönetimine getirilen işbirlikçiler, doğal olarak Türk ulusunun ve halkının değil, yabancıların isteklerini yerine getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlının gittiği yola sokulmuş durumdadır.
Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal Ve TÜRK DEVRİMİ
Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nda, Atatürk’ün yaşamını 30 Ağustos 1922’ye dek ele almış ve okurlarıma, “1938’e kadar süren toplumsal dönüşüm dönemini ve devrimleri, başka bir kitapta ele alacağım” diye, söz vermiştim. Sözümü tutuyor ve elinizdeki Ülkeye Adanmış Bir Yaşam (2) Atatürk ve Türk Devrimi’ni incelemenize sunuyorum. Bu kitap da, önceki gibi umarım ilgi uyandırır ve eskiyi bilmediği için günümüz sorunlarına çözüm bulamayanlara, Atatürk’ün yaptıklarını göstererek çıkış yolu konusunda yardımcı olur. Türk Devrimi’nin, bugün de geçerli olan ve başarısı sınanmış yöntemleri üzerinde, onları düşünmeye yönlendirir.adar objektif ve akılcı bir düşünce yapısında olduğunu gösterir..
Türkiye, bugün, Osmanlının son döneminde olduğu gibi, ekonomik ve siyasi olarak Batı’nın yarısömürgesi durumuna düşmüştür. Görmek isteyenlerin kolayca görebileceği bu gerçek, ülkeyi aynı durumdan kurtaran Mustafa Kemal’i ve eylemini, güncel kılan ana nedendir. Gizli İşgal’e dönüşen dışa bağımlılık, Türkiye’yi Türkler için ve Türkler tarafından yönetilen bir ülke olmaktan çıkarmış, ulusal gücü kırmaya yönelik baskı, toplumsal yaşamın sıradan olayı haline gelmiştir. Ülke yönetimine getirilen işbirlikçiler, doğal olarak Türk ulusunun ve halkının değil, yabancıların isteklerini yerine getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlının gittiği yola sokulmuş durumdadır.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
BİLİM VE ÜNİVERSİTE
Paramparça olmuş Osmanlı İmparatorluğu’ndan dünyaya örnek olmuş bir kurtuluş savaşıyla Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve daha sonra yaptığı Türk Devrimiyle çağdaş bir ulus devletin temellerini atan Mustafa Kemal Atatürk, asker olmasının yanı sıra büyük bir devlet adamı, düşünür ve Prof. Geoffrey Lewis'in dediği gibi, “özünde bir bilgindir”. O'nun okuduğu kitapları, tarih ve dil çalışmalarını ve düşünce yapısını anlayınca bu sonuca varmak mümkündür. Atatürk, bir sözcüğün kökeninin nereden geldiğini bulunca “uzun bir çalışmadan sonra bunu keşfettiğim zaman, Sakarya muharebesini kazandığım dakikadaki memnuniyeti duydum” diyebilen bir bilimsel heyecana sahiptir. Atatürk'ün yanında yıllarca çalışarak O'nu çok iyi tanıma imkanına sahip olan Türk Tarih Kurumu eski başkanı Hasan Cemil Çambel, “Gazi Mustafa Kemal yorulmaz bir okuyucu, büyük bir arayıcı, yüksek bir tenkitçi ve derin bir gözlemcidir.” demiştir.
Mustafa Kemal'in en önemli özelliklerinden birisi hayati boyunca bilim ve akılcı düşünceye önem vermesi, çok okuması ve araştırıcı bir yapıya sahip olmasıdır. Atatürk'ün özellikle tarih ve dil konusunda bir akademisyen gibi araştırmalar yapması ve tarihçileri “belgelere dayanınız” diyerek uyarması ve “biz daima hakikat arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmalıyız” diyerek yol göstermesi onun ne kadar objektif ve akılcı bir düşünce yapısında olduğunu gösterir..
Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal Ve Kurtuluş Savaşı
Bilenen bir gerçektir ki, tarih bir milletin; kanını, hakkını ve varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Bu nedenle, örtülerle gizlenerek vatanımız ve milletimiz aleyhine verilen hüküm ve kanaatler, muhakkak iflasa mahkumdur. Bütün iğrenç zulümlerden, bedbaht acizlerden ve tarihimize reva görülen haksızlıklardan üzüntü duyan milli vicdan, sonunda uyanış haykırışını yükseltmiş; Müdafaai Hukuk, Muhafazai HukukuMilliye, Müdafaai Vatan ve Reddi İlhak’larla örgütlenmiştir. Mukaddesatın korunmasını sağlamak için beliren milli cereyan, artık, bütün vatanımızda bir elektrik şebekesi haline girmiş bulunuyor. İşte bu karalı şebekenin oluşturduğu yiğitlik ruhudur ki, mübarek vatanı ve milletin kutsal varlığını kurtarma ve korumaya dayanan son sözü söyleyecek ve kararını uygulattıracaktır.
BİTMEYEN OYUN
TÜRKİYE' Yİ BEKLEYEN TEHLİKELER
Türkiye, Atatürk’ün ölümünden sonra bir kısır döngü içine girmiş ve Kurtuluş Savaşı ile elde edilen ulusal kazanımlar, altmış yıl içinde teker teker yitirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugün, Osmanlı Devleti’nin son günlerine benzer durumdadır. Karar inisiyatifleri Ankara’dan çıkmış, büyük oranda Washington ya da Brüksel’in eline geçmiştir. Ülke, hemen her alanda bağımsızlığını yitirmiş; askerle değil, ama ekonomi ve siyaset yoluyla “işgal edilmiştir”. Siyasi ve idari bağımsızlığın görünüşte korunduğu bu işgal türüne Mustafa Kemal, Osmanlı İmparatorluğu için ecnebilerin müstemlekesi diyordu; 21.yüzyıl küreselleşmesinde gizli işgal ya da entegrasyon deniliyor.
Bitmeyen Oyun, bir gizli işgal belgesidir. Dostluk ve yardım adı altında ülke ekonomisini çökerten, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini ele geçiren ve Türk halkını yoksulluğa sürükleyen küresel politikalar, kanıtları ve belgeleriyle birlikte ortaya konmaktadır. Atatürkçülük ve anti – emperyalist tavır, şimdiye dek yapıldığı gibi biçimde bırakılmamakta, kolay anlaşılır bilimsel bir yöntemle içi doldurularak ortaya serilmektedir.
Değişik görüşteki düşünürlerin ve okuyucuların mektupları dikkatlice okunursa, Bitmeyen Oyun’un nasıl bir kitap olduğu görülecektir. Bitmeyen Oyun; bağımsızlığın, özgürlüğün ve ulusal hakların bir manifestosudur.
YENİ DÜNYA DÜZENİ
KEMALİZM ve TÜRKİYE
Kimilerine göre; insanlık zenginliği, eşitliği ve evrensel barışı gerçekleştirecek olan altın çağa girmek üzere. Üretilen değerlerin dolaşımında küresel bir devrim yaşanıyor. Sınırlar önemini yitiriyor, insanlar tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar birbirlerine yakınlaşıyor, evrensel bir uygarlık doğuyor.
Kimilerine göre ise; insanlar yaşamsal gereksinimlerinin esiri olmadan, ruhlarının ezilmediği, özgür ve barışçı bir yaşam çevresini henüz yaratabilmiş değil. İçinde bulundukları koşullardan duydukları hoşnutsuzluk, gelecek umutlarını iyimser kılamıyor; onları geçmişe özleme yöneltiyor. Dünyanın büyük bölümünde, insanlığın yoksulluğu artıyor, az sayıdaki varsıl ülke, ayrıcalıklarını yitirmemek için her yolu deniyor. İnsanlık, tarihinde gördüğü en planlı ve en örgütlü sömürü altında.
Hangi görüş gerçeği açıklıyor? Her ikisi de doğru, ya da her ikisi de yanlış mı? Yaşadığımız dönemin tarih açısından önemi nedir?
Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, yalnızca bu sorulara yanıt vermekle kalmıyor, yedi bin kaynağa dayanan bilimsel ve kapsamlı bir araştırmayla geleceğe ışık tutuyor. Sıradışı bir kavram kargaşasının yaşandığı günümüz ortamında, yurtsever aydınlara her zaman başvuracakları bir kaynak yapıt sunuyor. Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği’nin 2000 yılı Büyük Onur Ödülü verdiği bu yapıt, çoğu aydınımızın kafasını karıştıran hemen her sorunu, tarihsel kökleriyle ele alıp öyle aydınlatıyor ki, küreselleşme adı verilen olgunun, adeta kılcal damarlarına dek röntgenini çekiyor.
AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ TANZİMATTAN GÜMRÜK BİRLİĞİNE
Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerini kavramak, ilişkilerin Türkiye’ye vermekte olduğu ve gelecekte vereceği biçimi görmek için olay ve olguların, geçmişten gelen ve bugünü içine alan tarihsel bir bütünlük içinde ele alınması gerekir. 19.yüzyıl sömürgeciliğini, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü, Batı’nın bu çöküşteki rolünü, Anadolu işgalini, Türk Devrimi’ni, 20.yüzyıl emperyalizmini ve yarım yüzyıllık Yeni Dünya Düzeni’ni kavramadan; AB’yi anlamak, ilişkilere Türkiye yararına yön veren politikalar üretmek olası değildir.
Türk halkı sürekli yoksullaşırken, bağımsızlığı ayakta tutan ulusal direnç noktaları yok edilirken ve yoğun bir kültürel yozlaşma yaşanırken; ulusal çözülmeyi hedef alan uygulamaların batılılaşma ya da çağdaşlaşma adına ileri sürülebilmesi ve bu tutumun devlet politikalarına dönüşmesi, Türk ulusunun yaşamakta olduğu gerçek bir acıklı durumdur. Tarih ve ulus bilinci yoksunluğundan kaynaklanan bu durum; ulusal varlığın korunmasında sonsuza dek sürmesi mümkün olmayan, tehlikelerle dolu, olumsuz bir süreç oluşturmaktadır. Türkiye’nin, Avrupa Birliği oluşumu açısından ne ifade ettiğini anlamak için; Baltalimanı Anlaşması’ndan Tanzimat ve Islahat Fermanları’na, Türk Devrimi’nden günümüzdeki geri dönüş uygulamalarına dek gelen bir incelemenin yapılması, olayların bu bütünlük içinde ele alınması gerekir.
Avrupa Birliğinin Neresindeyiz bunu yapıyor. Okura, 1839 Baltalimanı Anlaşması’ndan başlayarak bugüne dek süren dikkatli bir inceleme sunuyor. Geçmişi incelemekle yetinmiyor, geleceğe yönelik önermelerde bulunuyor. Öngörülenlerin her geçen gün, teker teker gerçekleşmesi ve olumsuzlukların, yaşanan gerçekler haline gelmesi kitabın değer ve önemini arttırıyor.
EKONOMİK BUNALIMDAN ULUSAL BUNALIMA
Türkiye’de 2000 sonu ve 2001 başında, toplumun tüm kesimlerini etkileyen ve sosyal bir çöküntü haline gelen ağır bir ekonomik bunalım yaşandı, farklı kaynakları tüketen, halkı yoksullaştıran ve insanlarımızı, en yaşamsal gereksinimlerini bile karşılayamaz hale getiren bunalım, ekonomi kaynaklıydı; ama yarattığı sorunlar giderek sosyal ve ulusal alanları da içine aldı ve büyüyerek kalıcı hale geldi.
Türkiye ekonomik bunalımı ilk kez yaşamıyordu, ancak ilk kez yaşanan, geçmişe giden ve bağımlılaşmayla gelişen birikimler sürecinin, ülkeyi tehlikeye sokan yeni ve son aşamasıydı. Bunalımın yükünü esas olarak çalışan ve üreten kesimler çekti, ama sıkıntı çekenler bunlarla sınırlı kalmadı, toplumun her kesimi bu yükten payına düşeni alarak güç yitirdi; yalnızca insanlar değil, doğal olarak onlarla birlikte Türkiye güç yitirdi.
Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, 57. Hükümet’in başlattığı, bugünkü Hükümet’in aynısıyla sürdürdüğü uygulamaları mercek altına alıyor; herkesin anlayıp yorumlayacağı bir sadelik içinde, yaşananları ve yaşanacak olanları ortaya koyuyor. 9 Aralık Enflasyonu Düşürme Programı’nı, KİT satışları’nı, 15 günde çıkarılan 15 yasa’yı, Kasım 2000 ve Şubat 2001 mali bunalımları’nı, Kemal Derviş aracılığıyla uygulanan IMF istekleri’ni, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nı, Takas ve Banka Operasyonu’nu, tarımın çökertilmesi’ni, ulusal şirketlerin satılmasını ve AKP Hükümeti’nin sürdürdüğü politikayı anlayıp önlem geliştirmek için, bu kitap incelenmelidir.
ANTİK ÇAĞDAN KÜRESELLEŞMEYE
YÖNETİM GELENEKLERİ ve TÜRKLER
Siyasi partiler, Türk toplumunun gündemine 20.yüzyılla birlikte girdi ve iktidarı ele geçirmenin araçları olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Yaptıkları iş ve iktidara geldiklerinde elde ettikleri yetki, son derece önemlidir, ancak bu örgütlerin ne olduğu, ne olmadığı ya da ne olması gerektiği yeterince bilinmemektedir. Bir takım insanlar, çıkar amaçlı olarak biraraya geliyorlar ve gerçekleştirdikleri oluşumlara parti adını veriyorlar. Bunlar parti adını taşısa da, partiden başka herşeye benziyor.
Oysa, örgütlenme ve bunun en üst biçimi olan parti örgütlenmesi; sorunlarını çözmek için; en çok halkın gereksinim duyduğu kurumlardır. Siyasi sistemi elinde tutanlar, halkın ve ulusun haklarını savunan partileri gelişemez duruma sokarken, kendi haklarını savunan partileri, üstelik halkın oylarını alarak iktidara getirmeyi başarmaktadırlar. Bunun için kullanıma hazır geniş mali kaynaklara, iletişim olanaklarına, siyasi iç ve dış desteğe sahiptirler. Halk, her dört ya da beş yılda bir oy vererek iktidarı seçtiğini sanmaktadır, ancak iktidarlar çok farklı yerlerde, farklı biçimlerde belirlenmektedir. Siyasi parti konusu, Türkiye’de yeterince bilinmemektedir.
Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler, parti çalışmalarına üye ya da yönetici olarak katılanlar, siyaset bilimciler ve özellikle de halka öncülük edecek aydınlar için başvuracakları bir kaynak yapıttır. Küreselleşme adıyla yürütülen parti politikaları incelenirken; bugünü belirleyen yakın geçmiş, yakın geçmişi belirleyen uzak geçmiş, yani tarih de incelenmiştir. İnceleme Türk toplumuyla sınırlı tutulmamış, siyasi partilerin çıkış yeri olan Batı toplumları, Antik Çağ köleciliğinden günümüze dek her dönemiyle ele alınmıştır. Kitapta; Roma ve Grek uygarlıkları, Orta Çağ feodalizmi, kapitalizmin gelişimi, parlamentoların ortaya çıkışı, Batı aydınlanması ve Avrupa sömürgeciliği sorgulanıyor, Doğu’da ise; Çin, Hint ve İran uygarlıkları; Türkler’in bu uygarlıklara ve Batı’ya yaptığı etkilere dek Türk tarihi, Doğu aydınlanması, Selçuklu ve Osmanlı devlet düzeni, Türkler’in toplumsal özellikleri ve Türkiye’nin son yüz elli yıllık siyasi tarihi, kapsamlı olarak incelenmiştir. 1166 sayfa ve iki ciltlik bu inceleme, tam anlamıyla bir başyapıttır.
TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR
Son zamanlarda, okurlarimdan aldigim iletilerde, belirgin bir artis, niteliksel bir degisim var. Kutlama inceligini göstererek bana güç veren iletiler, giderek artan biçimde, is yapmaya ve örgütlenmeye yönelik somut öneriler içermeye basladi. Görüs ve öneri getirenler, ülkeyi savunma kararliligiyla, güvenilir bir ulusal önderlik bekediklerini, böyle bir önderligin ortaya çikmasi halinde mücadeleye hazir olduklarini söylüyorlar. Insanlarimizda, özellikle gençlerde, eyleme dönük, yurtsever bir devingenlik var. Ülkenin kötü gidisine tepki duyan aydinlar, bulunduklari yerde bir araya gelmeye, örgütlenip birseyler yapmaya yöneliyorlar. Kuvayi Milliye anlayisi yeniden canlaniyor. Türkiye'de, yaygin ve güçlü bir örgütün yaratilma sancisi yasaniyor.
Türk ulusu, kendisini koruyacak öncü aydinlarini ve onlarin önderligindeki ulusal örgütü yaratacaktir. Bunu görüyorum. Bana ileti gönderenlerin, ulusal örgütlenme içinde, önder olarak yer alacaklarini da görüyorum. Mustafa Kemal 'in, “kendiliginden devreye giren elektrik sebekesi, tarihin emri” dedigi Kuvayi Milliye direnci devreye girecek ve halkla aydinlar arasindaki büyük bulusma yeniden saglanacaktir. Bence, yurdunu seven herkes buna hazirlikli olmalidir.
Ulusal örgütlenmenin, inançla birlikte bilinci, üstelik yüksek bir bilinci gerektirdigi açiktir. Beni umutlandiran, okurlarimin bunun farkinda olmasi ve örgütlenme yolunda, bilgilenip bilinçlenmeye özel önem vermesidir. Bilgilenmeyle ilgili, birçok öneri ya da görüs aldim ve aliyorum. Bu önerilerin bir bölümü, elinizdeki kitabin olusmasina neden oldu...