Bu hep böyle olur, deniz kıyısından, güneşin sırtınızı ısıttığı sıcacık bir ülkeden ayrılmak her zaman zordur. İşte gene yazar, çizer dostlarımı, yeni edindiğim Kaş'lı arkadaşlarımı güneşli bir günde, o mavide bırakıp, işkentim İstanbul'a dönüyorum.
Yani gönlümün yarısı o mavide kalıyor.
Ama ne demişler, tilkinin dönüp dolaşacağı yer gene kürkçü dükkanıdır. İşte gene masanın başında oturmuş, Kaş'ta bıraktığım dostlarımın, Cumhuriyet Bayramı'nı bir bağbozumu şenliği gibi nasıl kutlayacaklarını, sokaklarda sabaha kadar nasıl dans edeceklerini düşünüp makus talihime kızıp duruyorum.
Evet öyle, yıllardır Kaş'ta Cumhuriyet Bayramı bir bağbozumu şenliği gibi kutlanıyor. Cümle esnaf, cümle lokantalar en güzel yemeklerini yapıp meydanda kurulan masaların üstüne bırakıyorlar. En güzel şaraplar açık havada hep birlikte içiliyor ve en güzel danslar ediliyor. Hep birlikte hasadı kutsuyorlar.
Gönlümün yarısı nasıl orada olmasın? Ama bir tesellim var. Masamın üstü ganimetlerimle dolu, kitaplar, en güzel lezzetteki pastalar, Kaş'ta bir masa dolusu insanın birlikte yazdığı şiirler.
Hepsi sırayla.
Dışarıda güneş ve mavi deniz insanın gözünü kamaştırıyor. Az sonra Orman Bakanlığı'nın kapalı salonunda bir panel başlayacak. Panelin başlığı “ Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye” . Böyle bir başlık altında yapılan panelin en az üç saat süreceği şimdiden belli. Konuşmacılar, “Militan Demokrasi” kitabının yazarı emekli Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş , “Bitmeyen Oyun – Türkiye'yi Bekleyen Tehlikeler” kitabının yazarı Mimar Metin Aydoğan , “Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası” kitabının yazarı istihbaratçı Dr. Necip Hablemitoğlu ve bendeniz.
İtiraf edeyim, salona girerken içimden bu güzel güneşi, bu maviyi kimseler bırakıp gelmez diye düşünüyorum. Öyle olmuyor, uzun zamandır hiç böyle yanılmamıştım. Salon dolu. Ve Vural Savaş , bir başkomutan gibi konuşma sırasını ve süreyi bildiriyor. Kişi başına kırk beş dakika. Dinleyicilerde çıt yok. Sadece birinci tur dört saat süreceğe benziyor.
Tüm konuşmacıların önünde koskoca kitaplar, ben biraz ürkerek duruyorum. Bunca kitabî bilgi insanların canını sıkar, bilirim. Gene yanılıyorum. Hele “Bitmeyen Oyun” un yazarı Metin Aydoğan konuşurken salonda çıt çıkmıyor. Metin Aydoğan Türkiye'nin nasıl satıldığını anlatırken heyecan dorukta. Metin Aydoğan bunca karmaşık bir konuyu, altı yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi sade ama net bir biçimde anlatıyor. Daha sonra kitabına baktığımda itiraf etmeliyim ülkem için derin bir umutsuzluğa kapılıyorum. Bir dipnotu sizler için burada aktarayım. 10 Ocak 1917'de bir araya gelen ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya savaş amaçlarını açıklarken Türkiye için şunları söylüyorlar : “Uygar dünya bilmelidir ki, Müttefiklerin savaş amaçları, her şeyden önce ve zorunlu olarak Türklerin kanlı yönetimine düşmüş halkların kurtarılması ve Avrupa uygarlığına kesinlikle yabancı olan Türklerin Avrupa dışına atılmasını içerir.” 1917'den bu yana değişen ne? Neyse ki bu konuda umutsuzluğum uzun sürmüyor, madem böyle bir kitap var, böyle bir çalışma yapılabiliyor, öyleyse her şey değişebilir.
Metin Aydoğan tam bir altmışsekizli. Eski anılara, yeni fıkralara meraklı. Böyle bir araştırmayı yapmaya Uğur Mumcu 'nun öldürüldüğü gün karar vermiş ve tam altı yıl başını kitaplardan kaldırmamış. İyi de yapmış, sağ olsun.. |