"ÇIKMADIK CANDA ÜMİT VAR (MI?)"
Atilla İLHAN - Cumhuriyet, 20 Ekim 1999

O eski İzmir evleri!.. Sonraları, Pire , Napoli, Cenova , Marsilya ve öteki Akdeniz liman şehirlerini gördükçe, onların ne kadar Batı' lı (yoksa Roma 'lı mı) olduklarını anlamışımdır: yüksek tavanlı, geniş, ferah ve bol odalıydılar; balkonları, verandaları, terasları, çıplak güneş aydınlığıyla yıkanırdı; bahçelerinde karabiber, manolya, amber ağaçları; açık tarhlarında aslanağızları, hercai menekşeler, zambaklar, küpe çiçekleri...

'40 Karanlığı' henüz başlıyor, Yıldırım Kemal Sokağı 'ndaki evdeyiz: Karşıyaka' da, eski 'Pazar Yeri' ni sahile bağlayan, o güdük sokakta, mütevazi bir ev! Düşünebiliyor musunuz, iki salonu, yedi odası, verandası ve terası vardı; hatta, arka bahçesinde, ' müştemilatı'. Terasa bitişik o en üst kattaki iki küçük odanın, hizmetçiler için tasarlanmış olduğunu; on yıl sonra mı ne, Paris 'te görünce anlayacaktım: Chambre de Bonnes .

Artık itiraf edebilirim: o iki odadan birinin taban tahtaları eskimişti, üstündeki kilimi kaldırır, 'tehlikeli' sayılan dergi ve kitaplarımı orada saklardım: bir nev'i kitap 'zulası' yani, 'evrak-ı muzırra' orada gizleniyor. Dergiler sayılmazsa, üç önemli kitap: Nazım 'ın 'Alman Faşizmi ve Irkçılığı' , 'Tıbbıyeli' Hikmet (Kıvılcımlı) Bey'in 'Marksizm Kalpazanları II 'si; Kerim Sadi Bey 'in, 'Osmanlı İmparatorluğu'nun Dağılma Devri ve Tarihi Maddecilik' adlı çalışması!

'Ciddiyet' ve 'Kalite'

Benim neslim, Gazi Cumhuriyeti 'nin çocuğudur, o Cumhuriyette 'fikir serbestisi' çoğunun sandığı gibi kısıtlı değildi; Rasih Nuri İleri , eğer bu yıllarda yeteri kadar Marksist fikir eseri çevrilmemiş ve yazılmamışsa, bunun yasağın sıkılığından ziyade, 'Marksist aydınların tembelliğinden' olduğunu yazmıştır (Bkz. 'Atatürk ve Komünizm' ), ki doğrudur; doğrudur da, neyi bulursak alır saklar, anlasak da, anlamasak da tekrar okur, sık sık da aramızda tartışırdık.

'40 Karanlığı' bile, gerçekte 'totaliter' ve 'seçkinci' tavrına rağmen - kağıt kıtlığı cabası; Milli Eğitim Bakanlığı'nın ünlü 'Klasikleri' hesaba katılmasa da, hayli ciddi ve kaliteli bir yayın seviyesi gösterir. İşin ilginç yanı, Media'nın - o tarihte günlük gazetelerin, dergilerin ve sonradan radyonun - 'ciddiyet' ve 'kalite' bahsinde, hem mutabakat hem de ahenk içinde bulunmasıydı. Ulus gazetesi, Choderlos de Laclos 'nun 'Tehlikeli Alakalar 'ını Nurullah Ataç çevirisi olarak tefrika ederdi; Sedat Simavi 'nin Yedigün dergisi, Halide Edip Hanım'ın, ünlü 'Sinekli Bakkal' romanını! İstanbul Şehir Tiyatrosu ise, her mevsime bir Shakespeare klasiği ile başlıyor. Yani neresinden bakılsa, 'yurttaşını' iyi eğitmek isteyen bir toplum.

Zehirli Sarmaşıklar Gibi

İç karartan bu düşünceler, Media 'nın kültür ve sanata ayırdığı bölümlere ne zaman baksam, zehirli sarmaşıklar gibi zihnimi sarıyor: 'ciddiyet 'in yerini inanılmaz bir 'laubalilik' , ' kalite' nin yerini, yürekler acısı bir 'esnaflık' almıştır; 'bayağılık' , bütün sanat dallarında ' geçer akça', 'basitlik' , neredeyse 'başarı' nın garantisi! Gerçekte niye şaşıyoruz: 'Küreselleşme' , bunu da içermiyor mu? Yarım yüzyıl önce, 'ciddi' ve 'kaliteli' sinema kriterine göre , 'sıradan' ve 'eğlencelik' diye ciddiye almadığımız Hollywood Sineması , günümüzün 'dijital' gösterileri yanında handiyse muhtevası beşeri - yer yer sosyal - bir sinema olarak görünüyor. 'Sistem' onu, onun nedenlerini ve sonuçlarını sorgulamaya yönelik her estetik çabayı yok edebilmek için, bütün sanatları, ya ısrarla biçime ( formalisme ) - yani estetikte 'aracı' 'amac' a dönüştürmeye; ya da 'efsaneye' (irrasionalisme) itiyor. Bilim / kurgu, Jules Verne 'den bu yana sürdürdüğü bilimde öncülük çabasını; insanı, toplumdan ve toplumsaldan 'koparmak' amacına aktardı; büyü, mistiklik türleri ve türevleri, kısacası her türlü 'gerçekten kaçış' , tercihe şâyân ve açıkça yüreklendiriliyor: yeter ki insanlara, içlerinde yaşatıldıkları 'istismar dolabı 'nın 'şifresi' açıklanmasın!..

Media , hele gazete ve dergiler, fikir yayıcı olmak ( naşir-i efkar) niteliklerini yitirdikçe; sinema ve tiyatrolar gibi yayınevleri de, televizyonları rezil eden reyting kaygılarına - ve hilelerine teslim oldu; aynı anda üç basımı birden yayımlanan, sade suya tirit roman da görüyoruz; kitabını, 'in' de tutabilmek için, akla sığmaz skandallara konu olan yazar da! Göremediğimiz nedir derseniz, o belli: eskiden olduğu gibi, fikir ve sanat hayatımızda, gündemi mesela bir ay bir Macbeth temsilinin, dolayısıyla Shakespeare ve eserlerinin işgal ettiğini; ya da, Reşit Enis 'in, yayınlandığı hafta Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılan 'Toprak Kokusu' adlı romanı dolayısıyla, yazar çizer takımının, aralarında haftalarca, Çukurova toprak üretim düzenini tartıştığını! Hazindir ama gerçektir, 'ciddiyet' ve 'kalite' , artık ne yazık ki şurda burda itilip kakılan, bazı sonradan görmelerin açıkça hor gördüğü; hiç kuşkusuz olumlu ve gerekli, elbette namuslu, fakat 'örselenmiş' bir 'sığıntı' .

Yine de vazifesini ifa ediyor.

Her Şeye Rağmen...

Bazı kitaplar, her şeye rağmen, çıkabiliyorlar; göz attınız mı, hem ele aldıkları sorunun önemini, hem tartışma düzeylerinin yüksekliğini, hem de kamuoyuna açıkladıkları belgelerin 'hayati' önemini fark edebiliyorsunuz. Eski alışkanlık; hiç değilse, aklı başında izlenimi veren gazete ve dergilerin yayın sayfalarında, eleştiri sütunlarında, bu kitapların değerlendirilmesini; en azından, 'meraklısına duyurulmasını' umuyor ve bekliyoruz. Beyhude! İpe sapa gelmez, ya da ülkenin aleyhinde olduğu su götürmez kitapların medh-ü senâsı yapılıyor; avuç falının meziyetleri, ya da yıldız falının yanılmazlığı üzerine sütunlar dolduruluyor da; sözün gelişi 'ılımlı İslam' çerçevesinde döndürülen dolaplara, Türkiye aleyhine yürütülen yeni 'Soğuk Savaş 'ın unsurlarını tartışmaya gelince, tıs; tek satır yok!

Önceki söyleşimde, dikkatinizi 'ılımlı İslam' dolaplarını teşhir eden 'İrtica 1945 / 1999' üzerine çekmeye çalışmıştım. Bundan sonraki söyleşimde ise Metin Aydoğan 'ın 'Bitmeyen Oyun ve Türkiye'yi Bekleyen Tehlikeler' isimli, kısa fakat özlü çalışmasından söz edeceğim; hem de, bazı önemli ve çarpıcı 'belgelerin' altını çizerek! Ne yapalım, iş başa düşüyor.