Hasan Âli (Yücel) Bey 'i, ömrümde bir kere gördüm: Mamak (Ankara) Muhâbe Okulu 'nda, yedeksubay öğrencisiydim; Tank Okulu 'ndaki Asım (Bezirci) , Can 'ın (Yücel) dünya evine gireceğini duymuş; hafta tatili, iş yok güç yok; “-... kardaş, gidelim!” dedi gittik. Nasıl olduysa, apartmanın sahanlığındaki önümüze açılan kapının, arkasında o; “İnönü Cumhuriyeti' nin ünlü Milli Eğitim Bakanı , Hasan Âli Yücel ! Hâlâ şaşkınlığını üstümden atamadığım, görür görmez, kim olduğumu anlamış olmasıdır; hâlâ anlayamadığım ise, işaret parmağını dudaklarına götürüp, neden ‘sus' işareti yaptığı?
Bilir miydiniz, Hasan Âli Bey o yıllarda, ‘feylesof' Rıza Tevfik Bey 'e, pek saygılı bir mektup yazarak, ‘New Yunanilik/ Yeni Yunancılık' hakkındaki fikrini sormuş; meğer sayfalar dolusu cevap da almış. Merakını anlamak, mümkün; Cumhuriyet' in eğitim ve öğretimini, ‘ulusallık' tan, Yunan/Latin'e kaydırıyorlar; eğer Osmanlı geçmişinde ‘new/Yunanilik' varsa – ki varmış – bu ikisi, pekâlâ birbirine eklemlenebilir. Batı, Yunan/Latin 'e, Hıristiyanlığı yüzünden ve Roma üzerinden gitmiştir; hâlâ orada olduğu, görülüyor; Osmanlı' nın Tanzimat ‘alafrangası' , aynı şeyi, Bizans üzerinden yapmayı mı tasarlamıştı acaba? Ama, o Hıristiyan değildi ki!
‘Tarih ve Toplum' dergisindeki, (Sayı 225, Eylül 2002, s.41) o yazıyı okur okumaz beni çarpan bu değil; daha önemli bir şey; Anadolu İhtilali'nin ‘ulusal' kültür ve eğitim politikasını geliştirmekle görevli bakan, Mütareke'de görev yapmış, Hürriyet ve İtilaf'çı, ‘yüzellilikler'den – bir ‘feylesof'tan medet ummakta, işbirliği istemektedir ; belki de, Osmanlı Masonları Maşrık-ı Azamlığını, onun, İttihatçı – ve de Sabataist Maliyeci Cavit Bey 'den, ‘devralmış' olduğunu bilerek!
Şu işe bak! Kırkbeş yıl ‘mukaddem' apartman sahanlığındaki bana yaptığı ‘sus' işareti, bu yüzden olmasın? Çünkü, ayıp ediyorlardı.
‘Bekleme odasında iğfal edilmek!..'
O ‘ayıb'ın, nasıl yaygınlaşarak devam ettiğini, Metin 'in (Aydoğan) kitabında okuyorsunuz ; Batı Avrupa 'nın Türkiye 'ye nasıl baktığını, ne güzel saptamış; Fransız ‘Le Figaro' gazetesinin yazdığı malûm:
“... Türkiye, ne IMF'ye terk edilecek ne de sahipsiz bırakılacak bir ülkedir”! Metin 'e göre, “... (bu) yaklaşım, AB'nin yürütmekte olduğu Türkiye politikasının ‘özünü' oluşturan bir saptamadır. Türkiye'nin ‘sahipsiz bırakıldığı' zaman neler yapabileceğini, 1923/1938 arasındaki uygulamalarla gören Batı dünyası ‘çıkarlarıyla' tam bir çatışma içinde olan böyle bir dönemi, Türkiye'ye yaşatmamakta kararlıdır...”
“... Türkiye, batılılar için gerçekten sahipsiz bırakılmaması gereken bir ülkedir ama, AB için, IMF'ye de (ABD diye de okuyabilirsiniz) ‘terk edilmeyecek' bir ülkedir. ‘Terk etmemenin ve ‘sahipsiz bırakmama' nın somut sonucu ise, elbette, ulusal ekonomi ve devlet başta olmak üzere, ulusal varlığı oluşturan temel dayanakların aşındırılması; ve Türkiye'nin güçsüzleştirilerek, AB'ye bağlı tutulmasıdır. Türkiye ne içeri alınmalı, ne de kapının önünden uzaklaşmasına izin verilmelidir. AB'nin yürütmekte olduğu Türkiye politikasının özü budur. Prof.Dr.Sn.Erol Manisalı, bu konumu, ‘Türkiye'nin bekleme odasında iğfal edilmesi' olarak tanımlıyor...” (a.g.e. s.414)
Gerçek bu, çırılçıplak da ortada; Brüksel ne vakit ağzını açsa, bunu bir kere daha doğruluyor; hal böyle iken, Liberal/Kapitalist Türk ‘aydını' nın giderilmez ‘aymazlığına' ne demeli? Gerçekten görmüyorlar mı, yoksa, bile bile mi ‘ecnebi'nin davuluna oynuyorlar? ‘İşbirlikçilik' , liberalliğin içinde mi yazılı; yoksa bizimkilere bu, Tanzimat 'tan mı miras kalmış? Galiba, ikincisi doğru!
1920'nin Ankara/İstanbul çatışması...
Şu var ki, Anadolu İhtilâli' nin bıraktığı miras, daha az etkili sayılamaz; o yüzden Metin (Aydoğan) sözlerini, şöyle anlamlı bir ‘tespite' bağlamış:
“...Türkiye'de, ekonomi ve politikadan başlayarak, yönetime dek uzanan, geniş bir alan üzerinde kurulmuş olan ‘tekelci egemenlik'; Türk halkını yoksul ve örgütsüz bırakarak, çok yönlü toplumsal bozulmalara yol açmaktadır; ancak, ‘ulusal bilinç'in yayılmasını önleyememektedir. Zamana yayılmış politikaların, ulusal direnç noktalarını ortadan kaldırmaya yönelik girişimleri, giderek yoğunlaştırılmaktadır ama, bu yoğunlaşma kendi karşıtına dönüşerek, ‘direnme eğilimini' de yaratmaktadır...”
“...Türkiye, Osmanlı'nın son dönemine benzeyen bir sürece girmiştir; bir yanda, dış desteğe bağlı ekonomik ve politik egemenlik, baskıyı arttırmakta; diğer yanda, bu egemenliğe karşı, halkın ve ulusun haklarını savunacak olan ‘direnme eğilimi' gelişmektedir. 1920'nin Ankara/İstanbul çatışması, hemen aynıyla bugün yaşanmaktadır. Bağımsızlık / Mandacılık, Özgürlük / Tutsaklık, ya da İşbirlikçilik/Ulusçuluk temelinde gelişen bu çatışmanın, politik ve ideolojik ifadesi, uluslararası boyut ve içeriğe sahip olan, Kemalist/Anti/Kemalist çatışmasıdır...”
“...Türkiye'ye yönelen ve giderek artmakta olan Batı baskısının hem nedeni hem de doğal tepkisi olan bu karşıtlık; aynı zamanda Türkiye'nin, AB'nin neresinde olduğunun da açık ve somut bir göstergesidir...” (a.g.s. s.414)
Yoksa bu somut ve net saptamayı işitmek mi, New/Yunaniler 'in işine gelmiyor? Hasan Ali (Yücel) Bey'in, işaretle bana ‘sus' dediği, yoksa bu mudur? Baksanıza Media 'mız, halkın tarihten gelecek haklı ‘tepkisini' , bir türlü ‘duymak' , hele hele, ‘duyurmak' – istemiyor. |